Tarih Podcast'leri

Püritenler bir Devlet Kilisesi için miydi?

Püritenler bir Devlet Kilisesi için miydi?

başlıklı bir kitapta Amerika'nın İlahi Tarih 84. sayfada yazıyor

Püritenlerin en büyük zayıflığı, bir Devlet Kilisesi fikrine sahip olmalarıydı. Ulusal bir kilisede yanlış bir şey görmediler.

Ama herhangi bir kanıt sunmuyor. Şahsen bir Devlet Kilisesi isteyeceklerini sanmıyorum, çünkü İngiltere'nin kilisesinin iyi başladığını ve sonunda (zihinlerinde) çürümeye başladığını biliyorlardı. Bu fikri destekleyen herhangi bir kanıt var mı?


Evet, Püritenler bir devlet kilisesini desteklediler.

  • Bakanların maaşları, kolonilerin tüm sakinlerinden alınan vergilerle ödendi. Yine vergi mükelleflerinin pahasına inşa edilen kolonyal toplantı evleri, hem kasaba işleri hem de dini ibadetler için kullanılıyordu.
  • Oy hakkı kilise üyeleriyle sınırlı olduğundan, siyasi hayata katılım kişinin dini geçmişine bağlıydı. "Kilise üyeliğinin" bir Püriten olmaktan bile daha katı olduğuna dikkat edin: kişi, Tanrı'ya ilişkin kişisel deneyimlerine tanıklık edebilecek "seçilmişlerin" bir üyesi olmak zorundaydı.
  • Quaker'lar gibi muhalifler Püriten kolonilerinden sürgün edildi ve zaman zaman idam edildi.

Püriten kültürü hakkında genel olarak iyi bir kaynak, David Hackett Fischer'in Albion's Seed'idir. Bernard Bailyn'in Amerikan Devriminin İdeolojik Kökenleri'nde, Devrim'den önceki yıllarda devlet düzenini bozma duyarlılığının gelişimi hakkında kısa ama iyi bir tartışma var.


Kuzey Amerika'daki Püritenlerin Tarihi

17. yüzyılın başlarında, binlerce İngiliz Püriten, başta New England olmak üzere Kuzey Amerika'yı sömürgeleştirdi. Püritenler genellikle İngiltere Kilisesi'nin yetersiz bir şekilde reforme edildiğine, Roma Katolik doktrinel köklerini çok fazla koruduğuna inanan ve bu nedenle İngiltere'nin I. Elizabeth, İngiltere'nin James I ve Charles döneminde kraliyet dini politikasına karşı çıkan İngiltere Kilisesi'nin üyeleriydi. İngiltere'nin ben. Püritenlerin çoğu "ayrılıkçı olmayan Püritenler"di, yani İngiltere Kilisesi'nden ayrı ayrı cemaatler kurmayı savunmadıkları anlamına geliyordu, bunlar daha sonra "Uyumsuzlar" olarak adlandırıldı. Püritenlerin küçük bir azınlığı, Kilise dışında cemaatler kurmayı savunan "ayrılan Püritenler"di. Hacılar Ayrılıkçı bir gruptu ve 1620'de Plymouth Kolonisi'ni kurdular. Ayrılmayan Puritans, 1629'da Massachusetts Körfezi Kolonisi, 1635'te Saybrook Kolonisi, 1636'da Connecticut Kolonisi ve New Haven Kolonisi'nin kurulmasında başrol oynadı. 1638. Rhode Island Kolonisi ve Providence Plantasyonları, ortodoks olmayan dini görüşleri nedeniyle Massachusetts Körfezi Kolonisinden kovulan yerleşimciler tarafından kuruldu. Püritenler, 1691'de bir taç kolonisi olmadan önce New Hampshire'da da aktifti.

Kuzey Amerika'ya göç eden çoğu Püriten, Büyük Göç olarak bilinen on yılda 1630-1640 yıllarında geldi. Siyasi ve sosyal tarihleri ​​hakkında bilgi için kolonilerin her biriyle ilgili ana makalelere bakın, bu makale dini konulara odaklanmaktadır. Kuzey Amerika'daki Püritenlerin tarihi.

New England Püritenleri, Cemaatçi kiliselere dönüştü.


#313: Robert Browne Dini Özgürlük Üzerine

Robert Browne, I. Elizabeth zamanında İngiliz ayrılıkçı hareketinin ilk lideriydi. Bu hareket Püriten protestolarından doğdu, ancak çok daha aşırıydı. Püritenler sadece ulusal kilisede değişim için lobi yapıyorlardı, bazıları biraz daha az Katolik ve mdash tarzı ritüel istedi, bazıları kilisenin tamamen yeniden düzenlenmesini istedi. Ayrılıkçılar ulusal kiliseden o kadar etkilendiler ki onu terk ettiler ve kendi yasadışı yeraltı cemaatlerini kurdular. Aslında, her insanı bir araya getiren ve dinini kanunla uygulayan bir devlet kilisesi fikrini reddettiler. Gerçek kiliselerin yalnızca kendi özgür iradeleriyle katılan ve gerçekten kutsal olanla sınırlı olan insanlar için olması gerektiğine inanıyorlardı.

Bu inceleme Robert Browne&rsquos, Puritans'ı hedefliyor. Kiliselerin ıslah edilmesini ve iyileştirilmesini arzuluyorlardı, ama eğer öyle değillerse, bu çok kötü, buna katlanmak zorunda kaldılar. Kiliseleri kendileri değiştirerek ya da kendi kiliselerini kurmak için ayrılarak kesinlikle yasaları çiğnemeyeceklerdi. Browne onları İsa'nın egemenliği yerine ülkenin yönetimine boyun eğmekle suçluyor. Ayrıca, devletin Tanrı ile halkı arasındaki meselelere karışmakla hiçbir işinin olmadığını savunarak, kilise reformunun hükümetle zaten ne ilgisi olduğunu soruyor.

1580'lerde Browne'un fikirlerinin ne kadar skandal bir şekilde radikal olduğunu anlamak zor, çünkü bugün az ya da çok verili kabul ediliyorlar. Ulusal bir kilise, toplumu bir arada tutan ve bin yıl boyunca yaptığı şeydi.

Bu, İngiliz dilinde din özgürlüğü için ilk yazılardan biridir. Browne, Cemaatçilerin babası olarak anılır ve kesinlikle Baptistlerin dedesidir. Din özgürlüğü fikirlerini gündemlerine alan ikinci nesil ayrılıkçılardı. Mayıs çiçeği. Gerçek yazılarının ne kadar etkili olduğunu söylemek çok zor ama o zamanlar yaşayan çok az insan onun fikirlerinin ne kadar başarılı olacağını hayal edebilirdi.

Kaynak Malzeme

Hakimler [hükümet yetkilileri] onları zorladıkça papazların ve öğretmenlerin görevlerini yapmayacak olan tüm vaizleri ve öğretmenleri lanetliyoruz. Lord'un evini inşa etme zamanının henüz gelmediğini, yargıçlar için beklemeleri gerektiğini ve parlamentoların bunu yapması için sivil kılıçtan yoksun olduklarını söylüyorlar, gerçekte yargıçlar Lord'un inşasını ve krallığını engelliyor ve hükümetini uzak tutuyor.

Yargıca böyle iftira atmaktan utanmıyorlar mı? Duvarda kendi kılıçlarını çalıştırdılar ve onları kırdılar ve şimdi sulh hakiminin kılıcını kendilerine kapacaklar.

Gerçekten de, Rab'bin manevi hükümeti, sivil kılıçtan başka bir şekilde yürütülemez mi, yoksa "Böyle bir onur onun tüm azizlerine olacaktır?" Bu, "Kralları zincirlere ve soyluları zincirlere bağlıyor" mu? ağızlarında Tanrı'nın yüce eylemleriyle demir, ellerinde iki&mdasekli bir kılıç mı?&rdquo (Mezmur 149:6&mdash9)&mdash bu bantlar ve zincirler (ki bunlar kilisenin ruhani gücüdür) kendilerinden kopardılar, ama yine de onlara sahip olacaklardı. yargıçlar disipline başlamak için onlarla bağlı. Yargıçları tanrılardan daha fazla, aynı zamanda hayvanlardan daha kötü yapacaklardı. Çünkü onlar, yasal bir papazın görevden alınırken sorumluluğunu devretmesi gerektiğini ve kilise hükümetini durdurduklarında, kilise bu şekilde mahvolsa bile, sona ermesi gerektiğini öğretiyorlar. İşte şimdi, Rabbin krallığı yerini onların krallığına bırakmıyor mu? Ve yargıcın elini dikmek için, İsa Mesih'in başını aşağı çekmezler mi?

Hakimler Lord'un krallığına düşmansa, neden bu adamlar aynı şeyi görmek için daha iyi savaşçılar değil? Çünkü savaşlarının silahlarını düşmanın eline bırakırlar ve bu yüzden bir şey yapamayacaklarını söylerler. ("Onların silahları" derken, Pavlus'un bahsettiği silahları kastediyorum, "bunlar dünyevi değiller, Tanrı aracılığıyla kaleleri yıkmak için güçlüler" vb.) Bu silahları verdiler, çünkü krallığın anahtarlarına sahip değiller. Bağlamak ve gevşetmek ve aralarında tedavi edilemez çok açık kötülüğün bulunduğunu kabul ederek ve aynı zamanda buna hoşgörü gösterilmesi gerektiğinde ısrar ederek, insanların günahlarını alıkoymak veya telaffuz etmek &ldquoirdquo. Evet, bu anahtarları hükümet yetkililerine veya manevi mahkemelere teslim ettiler ve bu nedenle kendilerine Tanrı'nın kilisesi veya yasal papazları deme hakları yoktur.

"Mesih Tanrı'nın sağındadır, göğe yükselmiştir" der Petrus, "meleklerin, güçlerin ve kudretin tabi olduğu kişidir.&rdquo O zaman onun gücü hükümet için nasıl oyalanır, ancak onlar onu daha iyi sürdürebileceklerini düşünürlerse ondan mı?

Eğer onlar [sulh yargıçları] kendi sürülerindense, çobanı görevine zorlamak için koyunları olmayacaksa neden onlar için kalsınlar? Aslında hükümet onu zorlayabilir, ama zorlanana kadar oyalanması onun ayıptır. Bu nedenle, utanın ey akılsız çobanlar ve sanki Rab'bin krallığını kurarken elçilerin ve peygamberlerin yapmalarına izin verilmeyen şeyi yapacaklarmış gibi, sorumluluğu yargıçlara yüklemeyin! Sizin hükümete yaptırdığınız gibi onlar dini zorlayamazlardı ve havarilerin değersizlere vaaz vermesi ya da kilisenin dikilmesini ya da yönetimini zorlaması yasaktı. Rab'bin krallığı, dünyanın krallıkları gibi zorla, bir ordu veya kuvvetle değildir.

Kalkıp memur kürsüsüne oturan, halkı sürekli vebaya boğan, burnu akmayan, 'Disiplin' diye ağlayan kibirlerinin ve gaddarlıklarının sonu yoktur! Disiplin!', yani sivil gücün insanları hapsetmesi veya başka bir şekilde itaat etmeyeceklerse şiddet kullanarak onları dövmesi.

Ama Rab onları iğrenç leşler olarak toza ve çukura indirecek; bulutların üzerinde olmak isteyenler, evet, Mesih İsa'nın tahtına cüret etmeye cüret edenleri ve onun kilisesinde onun dinine karşı ve aykırı olan bu yetkiyi ve çağrıyı gasp edecekler. krallık ve hükümet.

Bu arada bu daha sonra ortaya çıkacaktır, bilsinler ki, Rab'bin hakiki kulu razı olanlardandır. Sion'a gelecekler ve zorla ya da zorlamayla değil, yüzleri o tarafa dönmüş olarak Yeruşalim'in yolunu soracaklar. Evet, o&mdashkeçiler gibi onlar da Sion'a gitmek için acele ettikleri için sürünün önünde olacaklar ve kendileri, &ldquoGelin ve asla unutulmayacak kalıcı bir ahitte Rabbe sımsıkı sarılalım diyerek ahdi çağıracaklar.&rdquo Çünkü. Bizi Rab'bin krallığını aramaya itecek olan insanın gücü değil, vicdanıdır.

İncil satırları

Çalışma Soruları

Püritenlerin neden sulh hakimi için teklifte bulunduklarını sanıyorsunuz?&rdquo Neden bölge kilisesini devralıp hükümete rağmen (Fransa'da Katolik yönetimi altındaki Protestanların yaptığı gibi) reform yapmıyor ya da Browne gibi bir yeraltı kilisesi başlatmıyorsunuz?

&ldquoKendi kılıçlarını duvara vurup kırdılar ve şimdi onlara Sulh Hakiminin kılıcını mı kapacaklar?&rdquo Browne gerçek bir Hıristiyan bakanın ne tür bir &ldquosword&rdquo kullanması gerektiğine inanıyor? Bunun yerine Püriten bakan ne tür bir kılıca dayanıyordu?

Browne, bir bakanın kilisesini nasıl yöneteceği konusunda söz sahibi olmak isteyen herhangi bir hükümete itaatsizlik edebileceğini ve itaat etmemesi gerektiğini göstermek için hangi argümanları kullanıyor? Onu inandırıcı buluyor musunuz?

&ldquoOnlarda, insanların günahlarını bağlayıp gevşetecek ve alıkoyacak veya bağışlayacaklarını ilan edecek Krallığın anahtarlarına sahip değiller, çünkü aralarında tedavisi mümkün olmayan pek çok açık kötülük veriyorlar.&rdquo İngiltere kanunu herkesi bölge kilisesindeki komünyona katılmaya zorladı. Puritans, en kötü şöhretli günahkarları dışlamak istedi. Ayrılıkçılar son derece katıydı ve örneğin; Şabat günü yürüyüşe çıkmak. Sizce hangi yaklaşım daha iyi?

Browne gibi, kilise hizmetlerinizi kontrol etmeye çalışan bir hükümeti protesto eder misiniz? Ayrıca hükümetin bir kült toplu intiharını durdurmak için müdahale etmesini bekler miydiniz? Eğer öyleyse, devletin dine müdahale etmesi ne zaman doğrudur ve ne zaman yanlıştır?

&ldquoRab'bin halkı istekli türdendir.&rdquo Yine de Browne, Hıristiyanların çocuklarını kiliseye gelmeye zorlamaları gerektiğine inanıyordu. O haklı mıydı? Eğer öyleyse, neden çocuklar bir istisnadır?

Browne'un zamanında, İngiltere'deki hemen hemen her insan kiliseye gitti ve her hafta vaazlar ve İncil okumaları duydu ve dua etti. Bugün, Browne'ın istediği özgürlüğe sahipler ve kiliseye katılım nüfusun %8'inden fazla değil. Bu, özgür irade için ödemeye değer bir bedel mi? Ücretsiz katılım, İngiltere'de her zaman bu kadar düşük katılımla mı sonuçlandı? İbadet zorunlu kılındığında ortalama bir kilisede ibadet ve vaazın kalitesi neydi?

Sonraki modüller

Modül 301: Wycliffe's Wicket

Cemaatçilerin babası ve Baptistlerin öncüsü dini özgürlük çağrısında bulunur.

Modül 302: John Hus, Bohemya Reformcusu

Cemaatçilerin babası ve Baptistlerin öncüsü dini özgürlük çağrısında bulunur.

Modül 303: Luther's Küçük İlmihal

Cemaatçilerin babası ve Baptistlerin öncüsü dini özgürlük çağrısında bulunur.

Modül 304: Romalılar Üzerine Luther

Cemaatçilerin babası ve Baptistlerin öncüsü dini özgürlük çağrısında bulunur.


Cemaat Hıristiyan Geleneği

Cemaat kiliseleri, kökenlerini, İngiltere Kilisesi'ni reforme etmek için büyük ve çeşitli bir çabanın bir parçası oldukları on altıncı yüzyıl İngiltere'sine kadar takip eder. Kral Henry VIII, evlilik sorunları nedeniyle Roma Katolik Kilisesi ile yollarını ayırdıktan sonra, Anglikan Kilisesi, aynı zamanda anıldığı gibi, Katoliklik biçimlerini korudu - Ayin kutlamaları, din adamları için tören "cübbeleri" ve kilise hiyerarşisi. başpiskoposlar ve piskoposlar - ama Papa yerine İngiliz kralının yetkisi altında.

Ancak siyasi bir değişim olarak başlayan şey, Büyük Britanya ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki dinin manzarasını sonsuza dek değiştirmeye başladı.

İngiltere Kilisesi'ne karşı çıkan muhalifler, o zamanlar ibadet ve kilise organizasyonunda basitlik için tavizsiz gayretlerine aşağılayıcı bir referans olarak "Püritenler" olarak biliniyordu. Protestan Reformcu John Calvin'in öğretisini ve uygulamasını takip eden insanlar, kendilerine "Reformcu" demeyi tercih ettiler.

İlk Cemaatçiler Bağımsızlar, her kilisenin bir ahit anlaşması altında bir araya gelen ve kendi bakanını seçme yetkisine sahip inananların bir araya gelmesi gerektiğine inanan Püritenler idi. Bunun ötesinde, İngiltere Kilisesi'ni reforme etme olasılığı ve inananların onun yozlaştırıcı etkilerinden ayrılma ihtiyacı konusunda anlaşamadılar.

Hacılar ve Püritenler

Bu iki ismi sıklıkla birbirinin yerine kullansak da, ikisi hem İngiltere'de hem de Kuzey Amerika'da farklı gruplardı. 1620'de Massachusetts, Plymouth'a ilk gelen Hacılar, Yeni Dünya'da Anglikan kontrolünden bağımsız "saf" bir kilise kurmak için İngiltere'den kaçan küçük bir Ayrılıkçı Bağımsızlar grubuydu.

İngiltere'de kalanlar, Anglikan Kilisesi'ni içeriden değiştirebileceklerini umarak Hacıların ayrılık çağrısına direndiler. Başpiskopos William Laud yönetiminde, değişim umutları azaldı ve 1630'larda ve 1640'larda binlerce Püriten İngiltere'yi terk edip Massachusetts Körfezi'ne yerleşti. Ortamın değişmesine rağmen, İngiliz kilisesinde reform yapma hedeflerinden vazgeçmediler. New England bir "tepedeki şehir", mükemmel bir Hıristiyan toplumu ve dünyaya örnek olacaktı.

Puritan New England'ı Anlamak

New England'ın Püritenleri, Amerikan efsanesinin ve efsanesinin asık suratlı, cadı avı öldürme zevkleri değildi. Onlar birçok yönden, iyi biradan ve iyi arkadaşlıktan hoşlanan ve aynı zamanda dini inançlarını derin bir kişisel yoğunlukla sürdüren tipik Elizabeth dönemi İngiliz erkek ve kadınlarıydı. İlk zamanlarda New England'da geliştiler ve insanlık tarihinin gelişiminde merkezi bir rol oynamak için Tanrı tarafından seçildiklerine dair inançla desteklendiler. Bu güven, onları o zaman ya da şimdi eleştirmenlerine sevdirmedi. Çiçek hastalığı salgınları yerel Kızılderili nüfusunu kırıp geçirdiğinde, Püriten yerleşimciler trajediyi Tanrı'nın yalnızca onları izlediğinin bir işareti olarak kabul ettiler.

Kiliseler ve kilise liderleri New England toplumunu şekillendirmede önemli bir rol oynadılar, ancak doğrudan siyasi güçleri yoktu. Puritan teolojisinde, kilise ve devletin ayrı rolleri ve sorumlulukları vardı, hakimler ve bakanlar, Tanrısal standartların hüküm sürmesini sağlamak için birlikte çalıştılar. Bu, Püriten olsun ya da olmasın, Massachusetts Körfezi kolonisindeki herkesin kiliseye gitmesi ve İngiliz Milletler Topluluğu yasalarına uyması gerektiği anlamına geliyordu.

Bugün, bu gereklilik en kötü hoşgörüsüzlük gibi görünüyor - İngiltere'deki dini muhalifler olmalarına rağmen, New England Püritenler başkalarına aynı özgürlüğü vermeyi reddetti. Ancak gerçek şu ki, Avrupa'nın hiçbir yerinde hiç kimse dinin kişisel bir seçim olması gerektiğine inanmıyordu: Kilise hükümetin bir koluydu ve yöneticiler her zaman halkının nasıl ibadet edeceğine karar veriyordu. Bir tepedeki şehir olan Puritan Commonwealth, aynı zamanda bir Yeni Dünya kolonisinden daha fazlasıydı. Bu, "kutsal bir deney"di, adanmış bir grup inananın dünyaya İsa Mesih'in gerçekte ne amaçladığını göstereceği bir yerdi.

Cemaatçi Olmak

New England'da Bağımsızlar Cemaatçi oldular. Bu, tek tek kiliselerin "yeterli" olmalarına, yani işlerini dışarıdan müdahale olmaksızın yürütmelerine rağmen, aynı zamanda bir karşılıklı yükümlülük ve "bekleme" ağının parçası oldukları anlamına gelir. Yerel kiliseler, bakanları çağırmak veya üyeleri disipline etmekle ilgili zor sorular hakkında düzenli olarak birbirlerine danıştı - herkesin takip edebileceği bir Cemaat el kitabı diye bir şey yoktu.

1648'de Massachusetts Körfezi Kolonisi bakanları, bakanları atama, yeni kilise üyelerini kabul etme ve yerel kiliseler arasındaki işbirliği için standartları belirleyen bir belge olan Cambridge Platformunu hazırlamak için bir araya geldi. Bu, Cemaatçilerin bir anayasaya en yakın gelecekleri ve önümüzdeki iki yüzyıl boyunca son kez bir araya gelecekleri zaman olacaktı. Connecticut'ta cemaatçilik biraz farklı bir yol izledi: 1708'deki Saybrook Platformu, bakanların derneklerde ve derneklerde bir araya gelmesine izin verdi ve onlara bireysel kiliseler üzerinde bağlayıcı kararlar alma gücü verdi.

Püriten Mirası

Tüm Cemaat kiliselerinde üyeler eşit güce sahipti ve hepsi birlikte yaşamlarının temelini oluşturan ahit uyarınca birbirlerine karşı sorumluydu. Aslında, bakanlar, kilise tarafından seçilip atanmadan önce ilk olarak kilise üyesi oldular. O zaman bile bakanın gücü cemaatin iradesine tabiydi - onların rızasıyla yönetti.

Cemaat kiliseleri demokratik miydi? New England'daki daha sonraki olaylarla, özellikle de Amerikan Devrimi'yle bağlantı, Püriten Topluluğu'nda önemli bir şeylerin olduğunu gösteriyor. Ama elbette herkesin oy kullanma hakkı yoktu - kadınların kilise meselelerinde resmi bir sesi yoktu ve muhalif Baptistler ve Quaker'lar, zorla sürgün edilmedikleri zaman, kilise desteği için vergi ödemek zorunda kaldılar. Ancak diğer çok önemli yönlerden, Cemaat New England on yedinci yüzyıl dünyasında benzersizdi. Sıradan vatandaşlar, arazi ve mülk hakkında karar verme ve liderlerini kontrol altında tutma konusunda eşi görülmemiş bir güce sahipti.

Büyük Canlanma

Cemaat Yolu büyük ölçüde karşılıklı güven ve kişisel bağlılık gerektiriyordu ve sürdürülmesi her zaman kolay değildi. Orijinal Püriten kiliselerinin çoğunda, potansiyel üyeler, katılmak ve bakanın, ihtiyarların ve cemaatin geri kalanının önünde toplanmak için dini bir dönüşüm deneyimine tanıklık etmek zorunda kaldı. İlk yerleşimlerin bir nesli içinde, Püriten liderler ciddi bir düşüşten kaçınmak için kilise üyeliği kurallarını yeniden formüle etmek zorunda kaldılar. 1662 tarihli "Yarı Yol Sözleşmesi", üye olmayanların çocuklarını vaftiz etmesine izin verdi, bu, çözdüğü kadar çok sorunu da beraberinde getiren bir hareketti. Birçokları için New England'ın görkeminin geçmişte kaldığını ileri sürdü.

Büyük Uyanış olarak bilinen transatlantik dini canlanma, ruhsal coşkuyu yeniden canlandırdı, ancak bir bedeli vardı. 1740'larda, George Whitefield, Gilbert Tennent ve James Davenport gibi gezici evanjelistlerin ateşli vaazları altında, binlerce sıradan insan dramatik dönüşümler yaşadı ve ardından bakanlarını giderek daha fazla eleştirmeye başladı.

New England'ın tamamında Cemaat kiliseleri hiziplere ayrıldı, Yeni Işıklar canlanmayı destekliyor ve Eski Işıklar duygusal aşırılıklarına karşı temkinli. Bazı Yeni Işıklar sonunda gruba geri dönerken, diğerleri Baptist olmak için ayrıldı. Akıl Çağı'na uygun bir din isteyen Eski Işıklar, Cemaatçiler, Üniteryanizmin öncüleriydi. Kalvinist teoloji üzerindeki inatçı farklılıklar, 1825'te Amerikan Üniteryen Derneği'nin ayrılmasına ve kurulmasına yol açtı.

Canlanma coşkusu aynı zamanda bilimsel öğrenme çağında dini "coşku" sorununa entelektüel açıdan karmaşık çeşitli tepkiler üretti, özellikle de Cemaat bakanı Jonathan Edwards'ın eserlerinde. Northampton, Massachusetts'te bir papaz olarak, Uyanış'ın zirvesi sırasında, Edwards'ın "dini sevgileri" savunması, Amerikan Protestan düşüncesinde "kafa" ve "kalp" in klasik bir karışımıdır.

Mezhepsel Büyüme ve Batıya Doğru Genişleme

Amerikan bağımsızlığı, Cemaatçilere fırsatlar kadar engeller de sundu. 1700'lerin sonlarında, bazen Daimi Düzen olarak anılan New England din adamları, sosyal ayrıcalıklarına, özellikle de yerel topluluklarından gelen vergi desteğine tamamen alışmıştı. ABD Anayasasının İlk Değişikliği tarafından yasaklanan dini kuruluş, 1833'e kadar Massachusetts'te oyalandı.

Aniden, Cemaat kiliseleri, üyelerinin gönüllü hediyeleriyle kendilerini desteklemek zorunda kalacakları yeni bir dünyayla karşı karşıya kaldılar. En önde gelen kiliselerinden bazılarını Üniteryanizm'e kaptırmanın etkilerine hâlâ göğüs gererken, diğer "yeni başlayan" mezhepler olan Metodistler ve Baptistler ile rekabetle de karşı karşıya kalacaklardı.

Bu engellere rağmen, Cemaatçiler kısa sürede “gönüllü din” olarak adlandırıldığı gibi liderliği ele geçirdiler. 1801'de Cemaatçiler, Presbiteryen kilisesiyle bir Birlik Planı imzaladılar, her iki mezhep de batıya doğru hareket ederken kaynakları bir araya getirme çabası. Teoride iyi bir fikir, özellikle mezhepsel rekabet kızıştığında ve Presbiteryenler tartışmaya ve kısa bir bölünmeye girdiğinde, paylaşım pratikte iyi çalışmadı.

Ayrıca, yabancı misyonlar adına en eskilerden bazıları da dahil olmak üzere etkileyici bir dizi gönüllü kuruluşa sponsor oldular. American Board of Commissioners for Foreign Missions (1810), American Home Missionary Society (1826), American Education Society ve diğer benzer sosyal yardım grupları, diğer Protestan kiliseleriyle ortak çabalar olarak başladı, ancak öncelikle Cemaatçiler tarafından yönetildi.

Beecher ailesi gibi cemaatçiler ve Ohio'daki Oberlin ve Lane Seminerleri gibi okullar da özellikle kadın hakları ve kölelik karşıtı olmak üzere sosyal reforma öncülük ettiler. 1846'da kurulan Amerikan Misyoner Derneği, mezhebin eğitim ve müjdecilik taahhütleriyle kölelik karşıtı coşkusuna katıldı ve İç Savaş sonrası yıllarda Güney'de yeni serbest bırakılan köleler için ilkokullar, kolejler ve teolojik seminerler kurdu.

Aşamalı Bir Miras

On dokuzuncu yüzyılın en yenilikçi ve etkili düşünürlerinin çoğu Cemaatçilerdi. İç Savaştan önce bir nesil ilahiyatçı -Samuel Hopkins, Joseph Bellamy, Nathaniel Emmons ve Nathaniel William Taylor- Amerikan kültürünün demokratik değerleriyle bağ kurmak için Kalvinizm üzerinde yeniden çalıştı. Yüzyılın ortalarında Hartford papazı Horace Bushnell, Amerikan teolojisinin yönünü değiştirecek bir dizi yeni fikre öncülük etti. Ayrı, aşkın bir Tanrı yerine, Bushnell içkinliği, Tanrı'nın insan toplumunun her düzeyindeki katılımını, hatta ebeveynler ve çocuklar arasındaki en yakın etkileşimleri vurguladı.

On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, pek çok Cemaatçi, özellikle de papaz ve yazar Washington Gladden, Sosyal İncil hareketinde liderlerdi. Bu, işçi hakları, yoksullar için eğitim ve sağlık hizmetleri ve temiz ve erişilebilir şehirler için kampanyalar düzenleyerek tüm toplumu daha iyi hale getirme - "Tanrı'nın yeryüzündeki krallığını" kurma çabasıydı.

Theodore Munger ve Lyman Abbott gibi diğer Cemaat ilahiyatçıları, Hıristiyanlığa daha iyimser ve sosyal açıdan ilgili bir yaklaşım olan Yeni Teolojiye öncülük ettiler. Yirminci yüzyılın başlarında, bu görüşler artık radikal azınlığın görüşleri değildi, çoğu Cemaat seminerlerinin müfredatına egemen oldu ve ülke çapında kilise kürsülerinden vaaz verdi.

Bir Mezhep Olmak

Presbiteryenler ile Birlik Planı bozulduğunda, Cemaatçiler kendi gelecekleri için daha agresif bir şekilde plan yapmaya başladılar. 1648 Cambridge Sinodu'ndan bu yana ilk ulusal toplantı olan Albany'de bir araya geldiler ve batı kiliselerine mali destek sağlama sözü verdiler. İç Savaş nedeniyle geciken Cemaat liderleri 1865'te Boston'da yeniden bir araya geldiler ve burada kilise prosedürlerinin (politika) standartlarını belirlemeye başladılar ve Burial Hill Deklarasyonu olarak bilinen bir inanç beyanını kabul ettiler.

Mezhepsel organizasyon, 1871'de Ulusal Cemaat Kiliseleri Konseyi'nin kurulmasıyla geldi. Sadece bir sayfa uzunluğundaki bir anayasayla, Ulusal Konseyin yalnızca iki (daha sonra üç) yılda bir ulusal toplantı düzenleme yetkisi vardı ve yerel kiliseler üzerinde hiçbir yetkisi yoktu.

Birleşme ve Bölünmeler

Yirminci yüzyılın başlarında Cemaatçiler, Protestan kiliselerinin mezhepsel parçalanmasını tersine çevirmek ve birlik oluşturmak için dünya çapında bir çaba olan ekümenik hareketin liderleriydi. Bunlar nihayet 1931'de Cemaat kiliselerinin Hristiyan Bağlantısı ile birleşmesinde meyve buldu; on dokuzuncu yüzyılın başlarında, inançların ve mezhepsel etiketlerin kullanımını reddeden örgütsel "makinelerden" hoşlanmadıklarını paylaşan inananlar tarafından kurulan bir grup. Bu noktada Ulusal Dernek, Cemaat Hıristiyan Kiliseleri Genel Birliği oldu.

1957'de Cemaat ve Hıristiyan Kiliseleri Genel Konseyi, Birleşik Mesih Kilisesi'ni oluşturmak için başka bir ekümenik girişim tarafından oluşturulan bir mezhep olan Evanjelik ve Reform Kilisesi ile birleşti.

Ancak tüm Cemaatçiler bu yolu izlemedi. 1948'de kurulan Muhafazakar Cemaat Hıristiyan Konferansı (CCCC), evanjelik teolojiye ortak bir bağlılığı paylaşan kiliseleri bir araya getirdi. Ulusal Cemaat Hıristiyan Kiliseleri Birliği (NACCC), 1957 birleşmesine siyasi nedenlerle karşı çıkan cemaatler ve bireyler için bir ev sağladı. Böylece NACCC, bireysel kiliselerin ulusal bir organın herhangi bir eylemini değiştirme hakkını saklı tuttuğu bir "referandum konseyi" oluşturdu.

Katkılar

Birçok yönden, Cemaat Hıristiyan kiliseleri, Amerikan Protestan geleneğinin kalbinde yer alır. Son iki yüzyıl boyunca sayıları azaldı, ancak Amerikan düşüncesi ve toplumsal vicdan üzerindeki etkileri hâlâ güçlü. Eğitimde, sosyal adalette ve Hristiyan birliğinde öncü olarak, miras aldığımız dünyayı silinmez bir şekilde şekillendirdiler.


AYRILIKÇILAR, PÜRİTEN

AYRILIKÇILAR, PÜRİTEN. Ayrılıkçılar veya Bağımsızlar, on altıncı yüzyılın sonlarında İngiltere Kilisesi içinde kapsamlı bir reformu savunan radikal Püritenlerdi. Resmi reformun yavaş temposundan memnun olmayanlar, kurulu düzenin dışında kiliseler kurdular. Robert Browne, 1581'de İngiltere'nin Norfolk kentinde ilk Ayrılıkçı kiliseyi topladı, daha sonra Ayrılıkçılar "Brownistler" olarak adlandırıldı, ancak gruplar organize bir hareket oluşturmadı. Ana Ayrılıkçılar, her kilisenin özerk olacağı, resmi bir ahit üzerine kurulacağı, kendi görevlilerini seçeceği ve üyeliği "görünür azizler"le sınırladığı, cemaate dayalı veya bağımsız bir kilise yönetimi biçimi önerdiler. 1640'larda İngiltere'de, Püriten partisinin azınlık kanadı Westminster Meclisi ve Parlamento'daki çoğunluğa karşı cemaatçiliği sürdürdü ve Bağımsızlar olarak biliniyordu, ancak zamanın düzensizliklerinden ortaya çıkan çok sayıda mezhep de kendilerine yer buldu. Bağımsızlar unvanı, böylece terim Presbiteryenizm karşıtları için belirsiz bir tanım haline geldi. Ortodoks New England Püritenler, bir cemaat disiplini uygulasalar da, her zaman Ayrılıkçı ya da Bağımsız olduklarını inkar ettiler.


Püritenler bir Devlet Kilisesi için miydi? - Tarih

Samuel E.Brown, Bay Hooker ve Cemaati Vahşi Doğada seyahat ediyor - Connecticut Tarih Derneği ve Connecticut Tarihi Resimli

Birçok 19. yüzyıl Connecticut tarihi, Thomas Hooker ve takipçilerinin, Hartford'u bulmak için vahşi doğada yol alan ahşap gravürlerini içerir. Hooker ve takipçileri herhangi bir öncüye çok benziyor olsalar da, asıl motivasyonları yeni bir toprak arzusu değildi. Kesinlikle yeni bir devlet kurmak için yola çıkmadılar. Kendilerini Tanrı'nın halkı olarak gördüler ve kiliselerini Connecticut Nehri kıyısında kurmak için bir cemaat olarak yola çıktılar.

Reform, 16. yüzyılda Avrupa'yı silip süpürdü. Protestanlar, kiliseyi yozlaşma olarak gördükleri şeylerden arındırmak, cübbeler, tütsüler ve ayrıntılı ritüeller olmaksızın ilk Hıristiyan ibadetinin sadeliğine ve saflığına dönmek istediler. Papaz ya da Papa'nın müdahalesi olmaksızın Tanrı ile daha doğrudan bir ilişki kurmak istiyorlardı.

Kral Henry VIII, Papa'nın otoritesinden kaçmak için İngiltere'de Anglikan Kilisesi'ni kurdu, ancak Roma Katolikliğinin ayin ve inancının çoğunu elinde tuttu. Thomas Hooker'ın dediği gibi, Henry "İngiliz kilisesinin başını kesti ama cesedi sağlam bıraktı." Puritanizm, Anglikan Kilisesi'ni Kıta Protestanlığı çizgisinde reforme etmeye çalışan bir hareket olarak ortaya çıktı. İngiltere'deki Protestanların servetleri, Henry'nin hemen ardılları altında büyüyüp küçüldü.

Henry'nin kızı Elizabeth I'in (1558'den 1603'e kadar) uzun saltanatı sırasında, Anglikanizm sağlam bir şekilde yerleşti. Kilise, Püriten eğilimleri olan bakanlara müsamaha gösterdi ve Püritenlik bazı bölgelerde yaygınlaştı. 1603'te Elizabeth'in yerine geçen İskoç Presbiteryen I. James'in çok daha az hoşgörülü olduğu ortaya çıktı ve oğlu I. Charles daha da kötüydü. Püriten bakanların uyum sağlaması gerekiyordu ya da pozisyonlarını kaybetmekle karşı karşıya kaldılar. Thomas Hooker gibi birçoğu tutuklanma ve zulümden kaçmak için Hollanda'ya kaçtı. Amerika'yı ideal bir Püriten topluluğu yaratmak ve istedikleri gibi ibadet etmekte özgür olmak için bir yer olarak görmeye başladılar. 1630'larda 21.000'den fazla İngiliz, New England'da Tanrı'nın işini sürdürmek için evlerini terk etti ve Atlantik'i geçti.

Puritanizm Amerika'ya Geliyor

Her şey çok hızlı gerçekleşti. Hacılar 1620'de Plymouth'a indi. Boston'un kuruluşu 1630'da gerçekleşti. Takip eden on yıl boyunca, birkaç farklı dindar Püriten grubu Massachusetts Körfezi çevresindeki bölgeyi terk etti ve batıya, Connecticut Nehri Vadisi'ne taşındı. Birkaç maceracı ruh, 1630'ların başlarında Windsor ve Wethersfield'ın gelecekteki bölgelerini işgal etti. Yerleşimciler 1635'te Saybrook'ta bir kale kurdular. Hooker ve grubu 1636'da Hartford'a geldi. John Davenport liderliğindeki bir Püriten cemaati, 1638'de New Haven'ı ayrı bir koloni olarak kurdu.

Settlers of Connecticut: In 1636, Mr. Hooker & his Congregation (about 100 in number) travelled through the Wilderness and began the settlement of Hartford, Conn. – Connecticut Historical Society and Connecticut History Illustrated

These early towns grew rapidly, and new towns developed in outlying areas. The church was the most important building in these early Connecticut communities. Known as the meetinghouse, it not only served as a house of worship, but might also function as an armory and courthouse and a place to hold town meetings.

Accepted protocols required the entire population to attend church services, but only a small minority earned admittance to full church membership. These church members enjoyed considerable power and influence. They chose and ordained their own ministers and elected elders and deacons to administer the church. They voted to admit new members and to punish or dismiss those who offended against God’s laws. Although the Puritans came to America seeking the right to worship as they wished, there was no religious liberty in Puritan Connecticut. Heretics—and that included anyone who was not a Puritan—faced fines, banishment, imprisonment, or corporal punishment.

Plan of the Palisado, the original layout of the town of Windsor – Windsor Historical Society

So important was the church and so effectively did it order people’s lives that it was more than two years before the settlers of Hartford, Windsor, and Wethersfield perceived a need for a civil government. The Fundamental Orders, adopted in January 1639, provided the first formal framework for the colony. Although Thomas Hooker famously asserted that “the choice of public magistrates belongs unto the people,” only a small proportion of the population—adult male householders and landowners—was qualified to vote.

Connecticut Feels the Effects of the English Civil War

Increasing conflict back in England between Charles I and his Puritan subjects marked the decade of Connecticut’s founding. In 1642 a full-scale civil war broke out, culminating in the arrest and execution of the king and the establishment of the Puritan leader, Oliver Cromwell, as Lord Protector. England became a Puritan state. In America, the Anglican colonies to the south abhorred this development, but Puritan colonies such as Connecticut and the New Haven Colony saw Cromwell’s success as an extension of their own efforts at reform and offered up prayers of thanksgiving.

Many prominent Connecticut Puritans returned to England to fight in Cromwell’s armies and to serve in his government. During this time, New England Puritans functioned more or less independently, developing enduring traditions of self-government. Following Cromwell’s death, however, the monarchy returned to power in 1660 with the son of Charles I as the new king. Connecticut initially expressed reluctance to recognize the new government, and did so only in March 1661. New Haven waited even longer, until August 1661.

Detail of the Honorable John Winthrop, Esq from an engraving by Amos Doolittle

John Winthrop Jr., the son and namesake of the Governor of Massachusetts, and a man who proved instrumental in the founding of Saybrook and New London, began a seven-year run as Governor of Connecticut in 1659 and went to England in 1661 to obtain an official Charter from Charles II. This important document essentially confirmed the Fundamental Orders and assured Connecticut’s continued existence as a Puritan colony.

In the early 1700s, Connecticut adopted a toleration act based on the English Toleration Act of 1689, thus introducing a measure of the religious freedom lacking in the early colony. Dissenters, however, needed to register with the town clerk, and their taxes still supported the established Puritan church. Anglicans, who finally gained a foothold in Connecticut, became classified as dissenters.

Jonathan Edwards from the frontispiece of Works of President Edwards, 1852

Yale College, founded in 1701 to “promote the Power and Purity of Religion and Best Edification and peace of these New England churches,” was initially a bastion of Puritan orthodoxy, but began evolving steadily in the direction of Anglicanism. In the 1730s, the Great Awakening, a religious revival spearheaded by Jonathan Edwards, led to additional factionalism within Connecticut’s religious community. The division of Puritans into New Lights (those who supported the revivals) and Old Lights (opponents of the revivals) was an innovation of James Davenport, the great-grandson of John Davenport of New Haven. Davenport was a fiery speaker who denounced his fellow ministers and presided over the burning of hundreds of books at New London. Connecticut expelled him from the colony in 1742, and Massachusetts banished him later the same year.

The Spread of Religious Diversity

Other religions may have made inroads in 18th-century Connecticut, but Puritanism, now known as Congregationalism, remained the faith of the ruling elite, and the Congregational Church remained the established church of the colony. The majority of the population remained Congregationalist. Like their Puritan forebears, Congregationalists believed that governments existed for the benefit of the people, and that governors needed to rule according the will of God.

During the 1760s, Congregational ministers preached against the Stamp Act. While both New Lights and Old Lights opposed the Stamp Act, once it became law, the Old Lights believed in its enforcement. The New Lights, however, preached resistance, if not open rebellion. In a tumultuous election in 1766, New Lights replaced the Old Light governor and councilors. The New Light Lieutenant-Governor, Jonathan Trumbull, went on to become Connecticut’s war governor, the only colonial governor to remain in office through the Revolution.

Detail of a half-length portrait of Jonathan Trumbull – Connecticut Historical Society

During the Revolution, Connecticut Congregationalists remained almost invariably patriots Connecticut Anglicans often became Loyalists. This was not the case in other parts of the country, especially the South, where most of the Anglicans backed the patriot cause.

Following the war, religious diversity in Connecticut continued to increase. In 1784, Connecticut finally passed an “Act for Securing the Rights of Conscience,” that secured religious freedom for those “professing the Christian religion,” of whatever denomination, and decreed they no longer be taxed to support the Congregational church. But non-Christians could be taxed to support the established church, and Congregationalism remained the established state religion until 1818, when Connecticut passed a new state constitution, replacing the laws of the old colonial charter obtained in 1662. This was not the end of the power and influence of the descendants of the Puritans, however. The Congregational Church retained much of its prominence and Congregationalists continued to play a disproportionate role in Connecticut politics well into the 20th century.

Nancy Finlay grew up in Manchester, Connecticut. She has a BA from Smith College and an MFA and PhD from Princeton University. From 1998 to 2015, she was Curator of Graphics at the Connecticut Historical Society.


During the early 1600's a period called the Reformation saw changes in the way Europeans looked at religion. The Catholic Church split apart and many new Christian organizations called Protestants were formed. In England a protestant religion called the Anglicans became the dominant force in social and political life. Some people in England, however, viewed religion differently. As a result a new protestant religion called Puritans evolved. The ruling Anglican church disapproved of Puritan beliefs and persecuted the Puritans. Though Puritans did gain control of England for a short time (Oliver Cromwell) many fled England and came to the New World (America) to escape religious persecution. The Pilgrims were Puritan settlers and many of the early settlers in New England were Puritans.

Puritans believed that all men were born sinners, this was known as the idea of "original sin." For the Puritans the only way to be saved (go to heaven) was by the grace of god. Puritans felt that only certain of people would be saved and that these people were chosen at birth, this was known as "predestination." Instead of giving in to sin, since there was nothing one could do to be saved, the Puritans saw sin as a challenge. The Bible, according to the Puritans, was the direct word of God. Because of this the Bible was seen as an infallible guide to all life including political, social and economic maters. Only members of the church, which were limited to a select few, made decisions for the community.

The Puritans believed that man must follow the Bible exactly and try to communicate directly with God. In order to communicate with God there had to be no distractions from their religion. In order to achieve this the Puritans held to an austere and Spartan lifestyle. Puritans immersed themselves in their work and avoided art, sculpture, poetry, drama or anything else that might be seen as a distraction. Even home furnishings were simply made of wood. The result of this lifestyle of hard work was a community that was wealthy and industrious. Since God was an all knowing and powerful force the puritans saw their wealth as a gift from God and a sign that they were correct. The Puritans sought to stamp out anything that might interfere in the correctness of their way. Any non believers were considered to be in error and were not to be tolerated. Eventually non believers like Roger Williams were driven out of the New England Colony. (It should be noted that the Puritans had fled England due to religious persecution and were now themselves persecuting others.)

The long term results of Puritanism are felt throughout our country because they were amongst our first settlers and spread their ideas and values throughout the land. The Puritan work ethic became a staple of American idealism. Likewise this nation remains a Protestant country with a legacy of conservatism. The Puritans may have lasted only a little over a century but their ideals remain.

Excerpts from John Winthrop

( Winthrop was a leading Puritan writer and thinker.)

"The end is to improve our lives to do more service to the Lord and to comfort and increase the body Christ where we are members."

"For we must consider that we shall be as a city upon a hill, the eyes of all people are upon us so that if we shall deal falsely with our God in this work we have undertaken and so cause him to withdraw present help from us, we shall be made a story and by word through the world we shall open the mouths of enemies to speak evil of the ways of God and all professors for God's sake we shall shame the faces of many of God's servants and cause their prayers to be turned to curses until we are thrown out of the good land."

"Liberty is the proper end and object of authority, and cannot subsist without it and it is liberty to that only which is good, just and honest."

God almighty in his most holy and wise providence hath so disposed of the condition of mankind, as in all times some must be rich some must be poor, some must be eminent in power and dignity others mean and in subjection."

"If a brother be in want and thou canst help him thou must not make doubt, if thou lovest God thou must help him."

I. The Legacy of the Puritans

A. Who were the Puritans?

1. English Protestant minority

2. Left England amid persecution of their lifestyle and religious beliefs.

B. What were their basic beliefs?

1. Piousness

2. Righteousness

3. Hard Work

4. Bible was the literal word of God.

5. Original Sin (Man was born a sinner)

6. Predestination (It was decided at birth by God whether you were going to heaven or hell.)

7. Wealth was sign of Gods approval.

C. How did the Puritans influence our values and ideals.

1. The Puritan Work Ethic became and remains a model of American hard work ethic and led to our place as a modern industrial giant.

2. We remain a relatively Protestant nation with a very conservative bias.

3. We look at ourselves a special nation and our foreign policy of intervention and getting involved shows this. This is a direct result of the idea of being a "city upon a hill."


Were the Puritans for a State Church? - Tarih

Replicas of the 1636 church and house built by Reverend Thomas Hooker, the founder of Hartford. The replicas were constructed on the state capital grounds for the Connecticut Tercentenary Celebration, 1935 - Connecticut State Library

How do we in the 21st century come to honest understanding of the Puritans, those influential culture shapers from the 1600s? Answering two questions helps us not only get at the heart of Puritan beliefs but also understand why Puritanism in Connecticut differed in at least one important way from its ideological cousin in the Bay Colony.

What Was a Puritan, Anyway?

The word “Puritan” usually conjures up a host of associations these days, mostly unpleasant ones. Puritans have been cast as mean-spirited (Nathaniel Hawthorne), priggish (H L Mencken), sexually repressed (Arthur Miller), pathologically superstitious (Marion Starkey) folk who liked nothing better than to mind other people’s business and to hang their neighbors (especially women) for no apparent reason.

To be sure, the few 17th-century artists who painted Puritans helped reinforce these images by depicting their subjects as dark-fashioned, arched-eyed, pursed-lipped people you wouldn’t want to meet at a cocktail party or, worse still, in an alley off of Gold Street.

But the frosty forebear image of the prudish Puritan competes with other, more appealing images: bold builders of John Winthrop’s “City on a Hill” persecuted refugees who risked their all to find religious freedom rugged egalitarians whose founding documents (the Mayflower Compact and Connecticut’s Fundamental Orders) laid the foundation for American democracy. These images, usually hauled out in civics classes or commemorated with scissors and construction paper at Thanksgiving, are generally no more accurate than the negative stereotypes.

Puritan pioneers on the way to church, Hartford vicinity, 1855. 1987.214.2 – Connecticut Historical Society

In truth, a Puritan was someone for whom religion was the most important single aspect of life—more important than the self, family, friends, wealth, and status. Moreover, Puritans saw the hand of God’s providence permeating every aspect of daily living and sought to read divine instruction in ordinary occurrences. Did it rain on the garden? A sign of God’s blessing. Were there worms in the cheese? A warning to avoid Satan’s snares. The most important thing a Puritan could do was get religion right this was a lifetime pursuit, engaged in while milking the cow as well as while reading the Bible.

Puritans believed the reforms of the Church of England initiated by Henry VIII in 1533 had not gone nearly far enough. To their minds, the Anglican Church remained encumbered with liturgies and rituals that cast a Catholic shadow over God’s Protestant glory. Puritans rejected these practices and pushed hard for further English reformation.

This stance complicated their tenure in England. The monarch, as head of the English church, was naturally prone to view the Puritan push for reform as an expression of disloyalty. James I, upon ascending the throne, said of the Puritans, “I will make them conform [to Church of England rituals] or I will harry them out of the land.” Which, gradually he, and his son Charles I, did.

Royal and ecclesiastical persecution led to what has been called The Great Migration, which saw some 20,000 Puritans leave England for New England between 1620 and 1640. Most of them landed in Massachusetts.

Did they come seeking religious freedom? For themselves, yes. But for Catholics, Jews, or even Anglicans, not in the least. Now that we’ve finally perfected Christian practice, most Puritan migrants reasoned, why should we allow others to blaspheme in our presence? That hard-line stance led to problems among the godly in America almost from the beginning.

Few things unite people more than a common opponent. As long as the Puritans stayed in England, their focus was on what was wrong with the Anglican Church. But having risked their lives to come to New England, far from the reach of king or archbishop, the émigrés could now concentrate on perfecting their own religious practices. This led to almost immediate internal conflict over a range of issues. How did one know if he or she was one of Christ’s chosen people? How did others know if a professed “saint” really was a saint? Who should be admitted to the congregation, and on what grounds? These were fundamentals about which many New England Puritans disagreed, and, since getting religion right was the most important thing in the world, they disagreed with vigor.

Why Didn’t They Stay in Massachusetts?

One person caught in the crossfire of this religious controversy was the Reverend Thomas Hooker, the celebrated English minister who arrived in Boston in 1633 with the equally celebrated minister John Cotton. Almost immediately, both men were called upon to help resolve a number of religious conflicts that had arisen in the new colony. But Hooker and Cotton frequently had opposing views, which led to increased factionalism. One issue over which they strongly clashed was the standards for admission into the church: Hooker argued for more inclusive membership, Cotton for more restrictive. Hooker believed that achieving assurance that one was a Puritan saint came through a long and arduous process of living a Christian life and that people should be admitted as church members as soon as they had achieved “some hope” of their salvation. Cotton disagreed. He believed membership should be open only to those who could persuade the membership that they had fully received God’s grace.

Over time, these disagreements, combined with other factors such as scarcity of good pasture land near Boston and fear of royal intervention (because of a widely trumpeted incident in which a Puritan zealot had cut the cross of Saint George out of the Bay Colony’s royal flag), helped convince Hooker to remove to Connecticut. The early New England historian William Hubbard wrote, “Two such eminent stars, such as were Mr. Cotton and Mr. Hooker, both of the first magnitude, though of differing influence, could not well continue in one and the same orb.”

Emigration of Hooker and his party to Hartford, 1960.148.0 – Connecticut Historical Society

On May 1, 1636, Hooker and his assistant, the Reverend Samuel Stone, left Newtown (later Cambridge), Massachusetts, with about 100 members of their congregation and 160 head of cattle, on an overland journey to a place the Indians called Suckiaug. Stone, who had originally ministered in Hertford, England, had led an advance contingent to the area the year before. There, by the banks of the Little (later Hog) River, the company founded Hartford. Hooker’s and Stone’s new church was to follow the congregational model established in Massachusetts (in which the congregation selects its own ministers), but under Hooker’s leadership, the people of Hartford proved more tolerant in terms of church admissions than their coastal peers.

This bent toward tolerance among Connecticut Puritans was later expressed in Connecticut’s more lenient treatment of Quakers (whom Bostonians occasionally executed), Connecticut’s acceptance of the oath of religious tolerance imposed on New England colonies by Charles II in the 1660s, and Connecticut’s cessation of witchcraft executions a full generation before the trials at Salem . These relatively progressive positions were further mirrored in Hooker’s sermon on May 1, 1638, wherein he expressed the view—remarkable for its time—that the foundation of governmental authority rested in “the free consent of the people.”

This is not to imply, however, that the Puritans of Connecticut were advocates of religious freedom for all. Ne münasebet. Quakers, though allowed to live, were still run out of the colony, and in the early 1660s Hartford hanged more than its fair share of witches. And as Connecticut grew, people still managed to squabble over the details of Puritan practice with almost as much fervor as their cousins to the north. Ultimately, even Hartford’s first church was torn by controversy. But the fact remains that Hartford in 1636 was founded by a minister who thought the Bay’s practice of Puritanism was harsher than it ought to be. And he thought so with enough intensity that he and his congregation pulled up stakes and headed west for the promise of a kinder, gentler, and better, life.

Walter W. Woodward is the Connecticut State Historian.

© Connecticut Explored. Her hakkı saklıdır. This article originally appeared in the Hog River Journal (currently Connecticut Explored) Spring 2005.


An FAQ on America as a “City on a Hill”

This is a metaphor used by Jesus in the Sermon on the Mount, addressing his disciples—those who are knowing and trusting and following him.

Here is the wording of Matthew 5:15–16 from the 16th century Geneva Bible that would have been used by Puritans coming to America:

Ye are the light of the world. A city that is set on an hill, cannot be hid. Neither do men light a candle, and put it under a bushel, but on a candlestick, and it giveth light unto all that are in the house. Let your light so shine before men, that they may see your good works, and glorify your father which is in heaven.

In the Bible, imperatives (commands) result from indicatives (statements of reality), and we see that in this passage: Jesus built mission upon identity, telling his disciples that because they NS the light of the world, they NS therefore let this light shine before others. Niye ya? Because it is the purpose and very nature of light to shine forth, providing illumination for others. And why would they do that? So that others might see the good works of believers. And why is that? So that in seeing these good works, the world would come to glorify God.

To illustrate this, Jesus gives two examples regarding the design of light: (1) a city built up on a hill can’t be hidden—it is there to be seen (2) when you light a candle, you should put it up on a candlestick (not under a bushel) so that its light will illumine things for those within a house. So too believers are designed by God to be seen, shining the light of Christ to a lost world.

Who was the early American Puritan who famously used the “city on a hill” imagery?

In 1630, the Englishman John Winthrop (around age 43), the governor of the Massachusetts Bay Colony, wrote a sermon entitled “Christian Charity, a Model Thereof,” presumably to be delivered aboard the ship Arbella transporting Puritans across the Atlantic Ocean to the New World.

These Christian colonists were in covenant together, “a company professing ourselves fellow members of Christ.” As such, Winthrop said, “we shall be as a city upon a hill. The eyes of all people are upon us.”

To use the categories above, he was emphasizing their identity more than their mission.

How do most people understand Winthrop’s use of America as a “city on a hill?”

Historian Tracie McKenzie has a good summary of the typical interpretation: “God had given them a special mission. The colony they were establishing (and by extension, the future United States) was divinely destined to serve as an example to the world. God’s plan was for the new nation to model the values (religious, political, and economic) that He desired the rest of the world to emulate.”

What’s wrong with that view? If Winthrop used a phrase by Jesus to describe the world observing the good behavior of Christians with the intent that a watching world would glorify God as a result—wouldn’t it following that when he said the colonists would be a “city upon a hill” and that “the eyes of all people” were upon them, he must have meant that they had a special mission to serve as an example to the world?

Winthrop NS think this Puritan colony would be an example to the world. But in the context of the sermon, he was issuing this as a warning—the eyes of the world would be upon them, and they better not blow it or they would become a laughingstock and a reproach to their God. Here’s how he put it in the words immediately following “the eyes of all people are upon us”:

So that if we shall deal falsely with our God in this work we have undertaken, and so cause Him to withdraw His present help from us, we shall be made a story and a by-word through the world. We shall open the mouths of enemies to speak evil of the ways of God, and all professors for God’s sake. We shall shame the faces of many of God’s worthy servants, and cause their prayers to be turned into curses upon us till we be consumed out of the good land whither we are going.

Well, that doesn’t sound like what Jesus meant by “city on a hill.”

Yeterince adil. Winthrop, however, didn’t claim that it was. He wasn’t expounding the Sermon on the Mount here but rather alluding to a Scriptural image in order to express his point. But this is a good reminder to all expositors of Scripture: if you use biblical imagery in a way in which it wasn’t intended, don’t be surprised if some confusion results!

What was the background of what Winthrop and company were trying to do?

For nearly a century, a minority of the members of the Church of England had believed that the English Reformation had not gone nearly far enough. Although they were openly critical of the established church, these “Puritans” had not withdrawn into secret “Separatist” congregations. Instead, they had hoped to cooperate with the state in purifying Anglicanism of surviving vestiges of Catholic hierarchy, doctrine, and ritual that they believed were unsupported by Scripture. Under Queen Elizabeth such an outcome had seemed possible, but the hopes for continuing reformation grew dim under her successor, James I, and vanished entirely when James was succeeded by the openly Catholic Charles I in 1625. The eventual result was what historians call the “Great Migration,” a massive relocation to New England of perhaps as many as 20,000 Puritans during the 1630s. In the technological context of the early 17th century, this was an undertaking of monumental proportions.

In his sermon, Winthrop reminds his listeners of the seriousness of the undertaking upon which they had embarked. They were leaving England in search of a new home in which they could more effectively serve the Lord, increase His church, and distance themselves from the corruption of the English church that now seemed to them as beyond reformation. If their venture was to succeed, Winthrop stresses, the migrants must purpose to “love one another with a pure heart,” “bear one another’s burdens,” and be willing to sacrifice their “superfluities” (material surpluses) “for the supply of others’ necessities.” If they failed in these particulars, the governor warned, they would almost certainly fail in their overall mission.

. . . Far from claiming that the Lord had chosen the Puritan migrants to serve as a glorious example to the world, Winthrop was instead reminding them that it would be impossible to hide the outcome if they failed. Their massive departure had unavoidably attracted the attention of the countrymen they left behind. They would be watching, many of them hoping that the Puritans would stumble. If Winthrop had been writing today, he could have conveyed his point by telling his audience that everything they did would be under a microscope. The point was not that they had been divinely selected to serve as an exemplary beacon, but rather that they could not possibly escape the scrutiny of their enemies.

Kitabında, In Search of the City on a Hill: The Making and Unmaking of an American Myth (Continuum, 2012), historian Richard Gamble says there is no extant evidence of anyone quoting this sermon by Winthrop prior to 1838.

So for over 200 years no one seemed to know about it or quote it.

So when did the sermon come back onto the American radar screen?

Between 1860 and 1930, “A Model of Christian Charity” was discovered, quoted, analyzed, and excerpted in anthologies. But even then, the “city on a hill” passage was often not included, and it was not connected with American exceptionalism, manifest destiny, or a special calling from God for America to export its contributions of republicanism, civilization, and Christianity to the world.

And how about the “city on a hill” bit in particular??

Gamble shows that it in the 1950s, historians Perry Miller and Daniel Boorstin sought to turn this imagery into a keynote of American history.

Then, on January 9, 1961, 21 days before his inauguration as President of the United States, John F. Kennedy said the following in an address to the General Court of Massachusetts:

I have been guided by the standard John Winthrop set before his shipmates on the flagship Arbella three hundred and thirty-one years ago, as they, too, faced the task of building a new government on a perilous frontier. “We must always consider,” he said, “that we shall be as a city upon a hill—the eyes of all people are upon us.”

Today the eyes of all people are truly upon us—and our governments, in every branch, at every level, national, state and local, must be as a city upon a hill—constructed and inhabited by men aware of their great trust and their great responsibilities. For we are setting out upon a voyage in 1961 no less hazardous than that undertaken by the Arbella in 1630. We are committing ourselves to tasks of statecraft no less awesome than that of governing the Massachusetts Bay Colony, beset as it was then by terror without and disorder within.

You can hear JFK say this at around the 3:42 mark below:

From this point on, especially at the popular national level, the connection was made between Winthrop’s sermon and America’s mission to the world.

Two decades later, while running for President, Ronald Reagan referenced Winthrop’s sermon, adding the adjective “shining” to the “city on a hill”:

I have quoted John Winthrop’s words more than once on the campaign trail this year—for I believe that Americans in 1980 are every bit as committed to that vision of a shining “city on a hill,” as were those long ago settlers . . .

These visitors to that city on the Potomac do not come as white or black, red or yellow they are not Jews or Christians conservatives or liberals or Democrats or Republicans. They are Americans awed by what has gone before, proud of what for them is still . . . a shining city on a hill.

Perhaps Reagan’s most famous use of it, though, was in his January 11, 1989, farewell speech to the nation:

I’ve spoken of the shining city all my political life, but I don’t know if I ever quite communicated what I saw when I said it. But in my mind it was a tall proud city built on rocks stronger than oceans, wind-swept, God-blessed, and teeming with people of all kinds living in harmony and peace, a city with free ports that hummed with commerce and creativity, and if there had to be city walls, the walls had doors and the doors were open to anyone with the will and the heart to get here. That’s how I saw it and see it still.

U.S. Senator (and future President) Barack Obama referenced Winthrop’s sermon in his commencement address at the University of Massachusetts Boston on June 2, 2006:

It was right here, in the waters around us, where the American experiment began. As the earliest settlers arrived on the shores of Boston and Salem and Plymouth, they dreamed of building a City upon a Hill. And the world watched, waiting to see if this improbable idea called America would succeed.

More than half of you represent the very first member of your family to ever attend college. In the most diverse university in all of New England, I look out at a sea of faces that are African-American and Hispanic-American and Asian-American and Arab-American. I see students that have come here from over 100 different countries, believing like those first settlers that they too could find a home in this City on a Hill—that they too could find success in this unlikeliest of places.

More recently, in 2016, Mitt Romney referred to America as “a shining city on a hill” when critiquing Donald Trump:

His domestic policies would lead to recession his foreign policies would make America and the world less safe. He has neither the temperament nor the judgment to be president, and his personal qualities would mean that America would cease to be a shining city on a hill.

What am I supposed to do with all of this background information?

I just write the fake questions that I provide real answers for online—it’s sizin job to decide what to do with it. But it never helps to believe or to perpetuate historical urban legends. We should always try to discover the original intent, and then to trace how mythologies develop over time.

At the end of the day, you really can believe that America is to be a city on a hill, shining its values as a beacon of light to a watching world. But just don’t say that’s what John Winthrop (or Jesus!) meant when they used that phrase.

Justin Taylor Crossway'de kitap yayıncılığından sorumlu başkan yardımcısı ve kitap yayıncısıdır. He blogs at Between Two Worlds ve Evanjelik Tarih. Onu Twitter'da takip edebilirsiniz.


Why Did the Puritans Move to America?

The Puritans moved to America seeking freedom of worship. They fled to escape persecution from the Church of England as well as from the ruling class.

The Puritans felt that the reformation within the Church of England had not gone far enough. While papal authority had been rejected with the establishment of the state church, much of the ritual found within Roman Catholicism remained. Many of the priests of the day were barely literate and completely out of touch with their flock. This dissatisfaction with the state church put the Puritans at odds with the governing class, and they began to be subject to varying degrees of persecution. Some clergymen were exiled or even executed for expressing their dissent. Still, the movement gained strength.

When whole groups went so far as to separate from the national church, they began to be concerned for their safety. This prompted thousands to move to New England where they could worship free from fear of reprisals. The Puritan migration was comprised mainly of entire families, and the way of life they established in the colonies was marked by intense devotion. While they were driven from England because of their religious beliefs, they failed to advocate freedom of worship for others.