Tarih Podcast'leri

Dünya bölündüğünde daha müreffeh mi oluyor?

Dünya bölündüğünde daha müreffeh mi oluyor?

Rational Optimist'teki Matt Ridley, ülkelerin hükümetler arasındaki rekabet nedeniyle bölündüklerinde müreffeh olduğunu söylüyor. Ülkeler birleştiğinde geridir. Bu teoriye göre Çin bölündükten sonra ilerledi. Sung, Tang hanedanını takip eden kaosun peşindedir.

Ming hanedanlığı sırasında Çinliler büyük bir ucube filosu gönderir. Filonun makul bir başarısından sonra, bir hükümet seferi tek taraflı olarak durdurdu ve özel teşebbüsün ilerlemesini önlemek için tüm gemilerin üretimini yasakladı.

Bu aptalca kararlar Avrupalılar tarafından ortaklaşa verilemez. Avrupalılar birçok ülkeden oluşur ve hiçbir aptal imparator tüm uygarlığı keşfetmekten alıkoyamaz.

Bu, Avrupa'nın neden Çinlilerden çok daha gelişmiş hale geldiğini açıklıyor.

Yine de, Roma İmparatorluğu çöktüğünde ve birbirleriyle savaşan birçok küçük kabileye bölündüklerinde Avrupalılar refah içinde görünmüyor.

Yakalamak nedir?

Bay Ridley'in teorisi tarih boyunca incelendiğinde ayağa kalkıyor mu? Karşı örnekler veya alternatif zorlayıcı teoriler var mı?


Ridley'in yukarıda sunulan argümanı çok basittir. Parçalanma bazen refaha yol açabilir, ancak yalnızca bir dizi başka koşul yerine getirildiğinde. Bana göre, bu diğer koşullar, tesadüfi ve keyfi görünen dünyadaki ülke sayısından daha önemli ve daha ilginç. Ridley, daha fazla parçalanmanın her zaman daha iyi olduğunu mu düşünüyor, yoksa Kutsal Roma İmparatorluğu'nun seviyelerine ulaştığınızda bu azalan getiriler mi? Bugün 195 ülkemizle ilgili büyülü bir şey var mı, yoksa ABD 50 ülkeye bölünürse bir nedenden dolayı daha müreffeh olur muyuz?

Siyasi parçalanma arasında refah için bu ön koşullardan bazıları nelerdir? Örneğin, her küçük baron yolunu kullanmak için bir geçiş ücreti talep ederse veya nehrin aşağısına varilleri uçurursa, hükümetin parçalanması zenginliğe yol açmaz. Bu büyük ölçüde verimsizdir. Roma İmparatorluğu (ki bu, yollara ve diğer altyapılara yatırım yapacak gelire de sahipti) büyümeye daha elverişliydi.

Politik parçalanma aynı zamanda standartlaştırılmış para birimi eksikliğine, değişken döviz kurlarına ve yerli sanayiyi korumaya yönelik kıskanç girişimlere yol açabilir ve bunların tümü büyümeyi yavaşlatabilir. Amerika Birleşik Devletleri'nin ekonomisi Konfederasyon Maddeleri altında ezildi, ancak yeni Anayasa eyaletlerin daha fazla siyasi entegrasyonunu istedikten sonra gelişmeye başladı - bu da daha fazla ekonomik entegrasyona yol açtı. Ekonomik entegrasyona ulaşmak için daha yakın siyasi entegrasyon isteyenlerin New England tüccarları ve büyüme yanlısı Hamiltoncular olduğuna dikkat edin.

Ayrıca yönetişimin birçok düzeyde var olabileceğini unutmayın. Modern devlet sistemine ticaretle ilgili uluslararası anlaşmaların çoğalması eşlik etti. Bunlar genellikle yerel yasaları uyumlu hale getirmeye, uluslararası standartlar oluşturmaya, ödeme yöntemlerini standartlaştırmaya, mülkiyet haklarını korumaya, tarifeleri ve gümrükleri yıkmaya çalışır. Uluslararası politik ekonomi, en üst düzeylerde eşgüdümlü yönetişim için muazzam baskılarla karşı karşıyadır ve bu eşgüdüm düzeyi, dünya yönetişiminin "özel" bir katmanını oluşturan dev ulusötesi şirketlerin rolünü düşündüğümüzde daha da yüksek görünmektedir. Modern ekonominin bu kadar çok sayıda kamu ve özel koordinasyon mekanizması olmadan bu kadar yüksek düzeyde ekonomik entegrasyonu sürdürmesi olası değildir.

TLDR: Parçalanmış bir dünya, bazı yönlerden büyümeye elverişlidir (inovasyon; zenginliğin dağılımı), ancak diğer yönlerden zararlıdır (uyumsuz standartlar; daha yüksek ticaret engelleri). Bununla birlikte, yönetişimin alt-ulusal düzeylerde var olduğu gerçeği, çok büyük siyasi oluşumların bile büyük ekonomik büyüme ve yenilik dönemlerinin tadını çıkarabileceği anlamına gelir; yönetişimin uluslarüstü seviyelerde de var olması, günümüzünki gibi parçalanmış bir dünyanın bile siyasi entegrasyonun faydalarından yararlanabileceği anlamına gelir. Ülke sayısı, yönetişimin kalitesiyle yalnızca gevşek bir şekilde ilişkilidir ve bu nedenle, doğrudan büyüme, ticaret ve yeniliğe yardımcı olan politikalar ve kurumlar hakkında yazmak daha iyidir.


Bu argümana göre, Afrika'yı oluşturan 57 ülke, olduklarından daha müreffeh olmalıdır. Almanya'nın İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Doğu Almanya ve Batı Almanya'ya bölünmesi, Doğu Almanya'yı, iki Almanya'nın yeniden birleşmesinden önce ve aynı şekilde, Kore Savaşı'ndan sonra Kore'nin bölünmesinden sonra Kuzey Kore için Batı Almanya gibi müreffeh yapmadı. 1950'ler.

Siyasi liderlik ve bir ülkenin yönetimi ve kişisel ilerleme fırsatları önemli faktörlerdir.

Profesör Niall Ferguson, batı ülkelerini müreffeh yapan altı 'ölümcül uygulama' listeliyor:

  • Yarışma
  • Bilimsel devrim ve yenilik
  • Herkes için mülkiyet hakları
  • Modern tıp
  • tüketim toplumu
  • iş ahlakı

Bir ülkenin müreffeh olması için her şey gereklidir.


Bu genel ifadeye birkaç karşı örnek verilebilir.

  1. Orta ve Güney Amerika'daki İspanyol kolonileri bölünmüştür ve birleşen Amerika Birleşik Devletleri'nden daha az gelişmiş durumdalar.

  2. MS ilk 2 yüzyılda Roma imparatorluğu, dünyanın en büyük birleşik devletiydi ve aynı zamanda en gelişmişiydi.


Dünyanın zenginliği eşit olarak bölünseydi, her birimizin ne kadarı olurdu?

Sevgili Cecil:

Vietnam savaşının maliyeti hakkındaki soruma verdiğiniz yanıt için teşekkür ederim. Vietnam'ın 32 yıllık GSMH'sının eşdeğerini orada yaşayan insanların yarısını öldürmeye harcadığımızı düşünmek beni hayrete düşürdü. Şimdi başka bir sorum var. Eski Sovyetler Birliği'nin alelacele kapitalizme doğru koşması yerine, dünyanın geri kalanının sosyalist olmaya karar verdiğini hayal edin. Dünyanın tüm serveti tüm sakinleri arasında eşit olarak paylaştırılsaydı, her birimizin ne kadarı olurdu?

Stephen W., New York

Bir zamanlar Sovyetler Birliği kesinlikle bir şeye doğru hızla ilerliyordu, Steve bunun yalnızca kapitalizm olmasını isterdi. Olursa olsun, bir sonraki bariz soruyu gündeme getiriyorsunuz.

Daha önce olduğu gibi, cevap uyarılarla doldurulmalıdır. Dünya servetinin rakamları, en azından değişimi saymak için sınırsız MBA avantajına sahip olduğunuz Vietnam savaşı için olanlardan bile daha sarsıcı. Ulusal beceriksizlik bir yana, eski Komünist blok ülkeleri tarafından bildirilen rakamlara, mal ve hizmetlerin serbest piyasa değerlemesi olmadığı için şüpheyle bakılması gerekiyor. Nüfusun önemli bir bölümünün geçimlik tarıma dayandığı ülkeler için aynı şey.

Belki de bu nedenlerden dolayı, farklı kaynaklar tarafından yayınlanan rakamlar çok iyi örtüşmemektedir. GSMH'lerin eklenmesi Avrupa Dünya Yıllığı 1990, bazı küçük prenslikler hariç, 1985 nüfusu 5 milyarın biraz üzerinde olan 1988 için 21.8 trilyon dolarlık bir brüt dünya ürünü elde ediyoruz. Bu kişi başı 4.339 dolara çıkıyor. Ancak Rakamlarla Dünya, The Economist of London tarafından derlenen, 1979'da "kişi başına milli gelir"in sadece 2.130 dolar olduğunu ve Yeni Dünya Sıralaması Kitabı 1980'de dünya çapında kişi başına düşen GSMH 2.430 dolardı. Ya 1980'ler tarihin en müreffeh dönemiydi - yıllık yüzde 10 büyüme - ya da birinin hesap makinesinin yeni pillere ihtiyacı var. (Adil olmak gerekirse, enflasyon ve dolara göre değişen döviz kurları da muhtemelen sayıları artırmaya yardımcı olmuştur.)

Her halükarda, Economist'in muhafazakar rakamlarından yola çıkarak, mevcut kişi başına dünya geliri 3.100 dolardan fazla veya beş kişilik bir aile için ortalama hane halkı geliri 15.500 dolar - düzenli bir miktar. (Gelir ömrü kısa olduğu halde, dünya kaynaklarının kişi başına düşen payını anlamaya çalışmazsam beni bağışlayın.) 1980'de kişi başına GSMH'nın 80 dolar olduğu, dünyanın en düşük olduğu Bhutan'daki ortalama bir adam için oldukça soğuk bir rahatlık. . Ancak kaynakların daha adil bir şekilde dağıtılmasının herkesi üzmeyeceğini gösteriyor.

Diğer ilginç rakamlar: çeşitli kaynaklara göre dünyada 258 milyon otomobil, 1.2 milyar sığır, 6.7 milyar tavuk, 111 milyon hindi ve 43 milyon eşek var. Artık Aziz Patrick Günü geçit törenindeki tüm katılımcıları nereden aldıklarını biliyorsunuz.


Güç dengesi

İlk gafların ardından Çin hükümeti, ilk olarak Kasım ayında Wuhan'da tespit edilen Covid-19'u ulusal bir başarı hikayesine dönüştürmek için çok çalışıyor. Hastalığı bastırmak için acımasız önlemlerin büyük ölçüde işe yaradığını iddia ediyor. Şimdi, Çin, İtalya'ya ve diğer kötü etkilenen ülkelere yardım sunarak, küresel bir lider olarak itibarını güçlendiriyor. Virüs, süper güç rakibi ABD'yi sollamak için yumuşak bir güç aracı haline geldi.

“Bu anlatının kritik bir parçası, Pekin'in virüsle mücadelede sözde başarısı. Çok çeşitli dillerde düzenli bir propaganda makaleleri, tweet'ler ve kamu mesajları akışı, Çin'in başarılarını övüyor ve iç yönetişim modelinin etkinliğini vurguluyor" diye yazdı yorumcular Kurt Campbell ve Rush Doshi. Dışişleri dergi.

Buna karşılık, Donald Trump, yaygın bir yetersizlik algısını ortadan kaldırmak için mücadele ediyor. “ABD hükümetinin pandemi liderliği kendi özel felaket markası oldu…. ABD Dış İlişkiler Konseyi'nden Mira Rapp-Hooper, kendisini küresel bir kriz lideri olarak hareket etmekten kaçınırken, kendi vatandaşlarını gereksiz bir tehlikeye attı” dedi.

“Bu yerel ve uluslararası yönetişim krizi, uluslararası düzenin doğasını çeşitli şekillerde değiştirebilir…. ABD izinsiz devam ederse, Çin krizi kendi küresel yönetişim vizyonuna göre yeni kurallar belirlemeye başlamak için bir fırsat olarak görebilir” dedi.


ABD Capitol Riot Yapımında Yıllardı. İşte Amerika'nın Neden Bu Kadar Bölündüğü

Burada, dünyada bugün ABD'den daha politik olarak bölünmüş veya politik olarak işlevsiz bir ileri endüstriyel demokrasi yoktur. Dünyanın en güçlü ülkesi bu noktaya nasıl geldi? Büyük bir Amerikalı yazarın sözlerini, yavaş yavaş, sonra birdenbire. Capitol isyanı sadece yıllar değil, onlarca yıldı. Bunun nedeni, Amerikan toplumunun ABD politikacıları tarafından çok uzun süredir göz ardı edilen üç farklı özelliğidir: ırkın kalıcı mirası, kapitalizmin değişen doğası ve kolektif medya ortamımızın kırılması.

İle başlar yarış ABD, ırk ilişkileriyle ilgili sorunlu bir tarihe sahip olma konusunda benzersiz olmaktan uzaktır. Ancak, sadece bir örnek vermek gerekirse, İç Savaşın sona ermesinin ardından 1964 Sivil Haklar Yasası'nın geçmesi neredeyse bir yüzyıl süren ırkçılığın yapısal mirasına değinmek özellikle yavaş oldu. Ayrımcılıkla mücadele yasalarından olumlu eylem çabalarına kadar, bu mirası ciddi bir şekilde ele almaya başlamak için son yıllarda adımlar atıldı. Siyah Amerikalıları daha eşit bir duruma getirmek için çalıştı, hatta ABD'nin ilk Siyah başkanını seçmesinin yolunu açtı. Ancak geçen yaz Siyahların Hayatı Önemlidir protestolarının çok net bir şekilde ortaya koyduğu gibi, hala bitmemiş çok iş var.

Ve bu hikayenin sadece bir kısmı. Diğer kısım ise, bir grup beyaz Amerikalı ve bunların çoğu kırsal kesimdeki beyazlardan oluşan ve toplumdaki statülerinin demografi ve son zamanlardaki ırksal hesaplaşmanın bir sonucu olarak tehdit edildiğini gören bir grup beyaz Amerikalıdan gelen tepkidir. Bu, hem siyasette ve yeniden bölgelendirmede hem de seçmenleri baskılama planlarında ve Capitol'de tanık olduğumuz şiddette kendini gösterdi. Bu kaygının ekonomik unsurları olsa da (birazdan daha fazlası), daha geniş kimlik açısından en iyi şekilde anlaşılır (ve eğer Isabel Wilkerson'ın kitabını okumadıysanız). Kast: Hoşnutsuzluklarımızın Kökenleri, malısın). Yıllarca süren bu küskünlük duyguları, geçen haftaki ölümcül ayaklanmayla sonuçlanan Trump yıllarında hararetli bir noktaya ulaştı. Açık olmak gerekirse, popülist hareketlerinde ırkçılık unsurlarıyla uğraşmak zorunda olan tek ülke ABD değil ve pek çok Avrupa ülkesi bunu doğrulayabilir. Ancak, ırkçılığın ülkenin dokusuna yapısal olarak dokunduğu ve sorunu yıllarca ihmal ettiği düşünüldüğünde, ırk ilişkileri ABD siyasi işlerinin mevcut durumuna güçlü bir şekilde katkıda bulunmuştur.

Sonra gelişen doğası var kapitalizm. 20. yüzyılın ikinci yarısında ABD'yi dünyanın önde gelen süper gücü yapan şey, kapitalizm ve onun sürdürdüğü ekonomik büyümedir. Özellikle Amerikan tarzı kapitalizmin girişimci ruhu, küreselleşmenin de yardımıyla dünyanın dört bir yanına ihraç edilen yenilik ve büyüme türlerini yarattı. Amerika'nın kapitalizme olan inancı ve özellikle bireyin gücü, göçmen nesillerin hayallerine en iyi başarı şansını vermek için ABD'ye gitmelerinin nedenidir. Aynı zamanda, bugün ülkenin modern dünyamıza (en azından Batı'da) güç veren şirketlere ve özellikle teknoloji şirketlerine ev sahipliği yapmasının nedeni de budur.

Ancak ABD tarzı kapitalizmin bir de öteki yüzü var ve bu kapitalist, bireyci ekonomik sistem muazzam miktarda zenginlik üretiyor, ancak aynı zamanda ortalama bir Amerikalı işçinin daha az sosyal güvenlik ağına sahip olmasına neden oldu (özellikle Avrupalı ​​emsalleriyle karşılaştırıldığında). politik sistem, paralı özel çıkarlar tarafından ele geçirilmeye daha yatkındır. Yine, bu, Trump'ın Beyaz Saray'a gelişiyle birdenbire ortaya çıkan yeni bir şey değil. Yine de ABD kapitalizmi uzun süredir sonuçların eşitsizliğine izin verirken, son otuz yılda fırsat eşitsizliği ilave olarak. Ve bu ikinci biçim daha yıkıcıdır ve insanlar bırakın başarılı olmayı, rekabet etmek için bir şanslarının bile olmadığını hissettiklerinde sinirlenirler. Ve hızlanıyor. 30 yıl önce, kapitalizmden kaybedenlerden bahsettiğimizde, genellikle serbest ticaretin geride bıraktığı belirli bir mavi yakalı işçi grubuna atıfta bulunuyorduk (küreselleşmiş bir dünyada, küresel ortalamadan daha fazla kazanan ABD işçileri daha az çekicidir). işe almak). Ancak şimdi, otomasyon ve yapay zekanın yavaş yavaş çok daha geniş bir işçi grubunu ve sosyo-ekonomik sınıfları yerinden etmeye çalıştığı noktaya geliyoruz. Bernie Sanders gibi politikacıların yükselişinin gösterdiği gibi, bu, siyasi yelpazenin sağındaki kadar sol tarafındaki seçmenleri de endişelendiriyor. Nihai sonuç, bir gruptan diğerine geçme olasılığının daha az olduğu, sahip olanlara daha fazla ve olmayanlara daha az veren bir Amerikan geleceğinde nasıl hayatta kalacaklarına dair korkuyla beslenen daha bölünmüş bir seçmendir.

Bizi şuraya getiren medya. Modern dünyamıza güç veren aynı teknoloji şirketleri, medya tüketimimizde de bir devrim yarattı. Pek çok kişi medya ortamımızı parçalamak için teknoloji şirketlerine parmaklarını işaret etmekte hızlıdır, ancak geriye dönüp bakıldığında sosyal medyanın evrimi tanıdık bir yol izlemiştir&mdashtalk radyo, kablolu haberler ve bloglar bir zamanlar kitle iletişim araçlarının iletişim yollarıydı ve zamanla daha fazla parçaya bölündü. ve tüketiciler yalnızca kendi görüşlerini güçlendiren bakış açılarını &ldquoeğlene&rdquo olana kadar daha fazla niş teklif. Teknolojinin hızı o kadar hızlı ki, kırılmanın sosyal medya ile çok daha hızlı gerçekleştiğini gördük, ancak teknoloji şirketlerinin getirdiği gerçekten yıkıcı unsur, genellikle aşırılık yanlısı ve yanıltıcı içeriği teşvik ederek elde edilen daha fazla reklam geliri ve dikkat çekmek için aktif olarak tasarlanmış algoritmalardır. Ve sağlıklı ve bilgili bir vatandaş pahasına geldi.

Teknoloji platformlarının daha ciddi hükümet düzenlemeleriyle karşı karşıya olduğu ve yayınlanan içerik için daha fazla sorumluluk alması gereken Avrupa ülkeleriyle karşılaştırıldığında, ABD'nin özel sektör düzenlemelerini daha hafife alma eğilimi göz önüne alındığında belirli bir sorunu var. Ancak ABD hükümeti, son gelişmeler göz önüne alındığında çok daha uzun süre kenarda kalabilecek ve Capitol isyanının ardından Twitter ve Facebook'un Trump'ı platformdan kaldırma kararına pek çok kişi sevinirken, bu, kimin elinde olduğuna dair ciddi sorular doğuruyor. demokratik başkalarının konuşmasını sınırlama hakkı. ABD'li politikacılar, bu gücü seçilmemiş teknoloji CEO'larına etkili bir şekilde devretmemek için beklemek zorunda kalacaklar, bu da başka türden bir felaket için bir reçete.

Bugünkü ABD siyasi bölünmelerine katkıda bulunan başka faktörler de var, ancak benim için bu üçü en yapısal ve en önemli olanlardır. Daha da endişe verici olan, son suçlama çabalarında ne olursa olsun, bu üç eğilimin de yakın vadede daha da güçlenmesi bekleniyor. Siyasi yelpazede bu sorunlarla başa çıkmak için daha ciddi çabalar gösterilmez ve bu sorunları gerçekten ele almak için gerekli siyasi tavizler verilir ve bunlar daha da kötüleşecek sorunlardır.

Joe Biden göreve geldiğinde sayısız zorlukla karşı karşıya. Ve pandemi ile mücadele, onun en acil sorunu olsa da, onun için daha yıldırıcı değil. Sonuçta aşılar pandemileri bitirebilir, ancak siyasi bölünmelerimiz için bir aşımız yok.


Arkadaşlar için Aeon

Modern dünya ve benzeri görülmemiş refahı nasıl ve neden başladı? Tarihçiler, ekonomistler, siyaset bilimcileri ve diğer bilim adamları tarafından öğrenilen kitaplar, birçok kitap rafını modern ekonomik büyüme veya "Büyük Zenginleşme" sürecinin 18. yüzyılda Batı Avrupa'da nasıl ve neden patladığına dair açıklamalarla dolduruyor. En eski ve en ikna edici açıklamalardan biri, Avrupa'nın uzun süreli siyasi parçalanmasıdır. Yüzyıllar boyunca hiçbir hükümdar Avrupa'yı Moğolların ve Minglerin Çin'i birleştirdiği gibi birleştirememişti.

Avrupa'nın başarısının, Avrupa (çok daha az Hıristiyan) kültürünün doğuştan gelen herhangi bir üstünlüğünün sonucu olmadığı vurgulanmalıdır. Daha çok klasik ortaya çıkan bir özellik olarak bilinen şeydi, bütünde daha basit etkileşimlerin karmaşık ve istenmeyen bir sonucuydu. Modern Avrupa ekonomik mucizesi, koşullu kurumsal sonuçların sonucuydu. Ne tasarlanmış ne de planlanmıştır. Ama oldu ve bir kez başladığında, bilgi odaklı büyümeyi hem mümkün hem de sürdürülebilir kılan, kendi kendini güçlendiren bir ekonomik ilerleme dinamiği yarattı.

Bu nasıl çalıştı? Kısacası, Avrupa'nın siyasi parçalanması üretken rekabeti teşvik etti. Bu, Avrupalı ​​yöneticilerin kendilerini en iyi ve en üretken entelektüeller ve zanaatkârlar için rekabet ederken buldukları anlamına geliyordu. Ekonomi tarihçisi Eric L Jones buna “Devlet sistemi” adını verdi. Avrupa'nın birden fazla rekabet halindeki devlete bölünmesinin maliyeti önemliydi: neredeyse kesintisiz savaş, korumacılık ve diğer koordinasyon başarısızlıklarını içeriyordu. Ancak şimdi birçok bilim adamı, uzun vadede rakip devletlerin faydalarının maliyetlerinden daha büyük olabileceğine inanıyor. Özellikle, birden fazla rekabet halindeki devletin varlığı, bilimsel ve teknolojik yeniliği teşvik etti.

Avrupa siyasi parçalanmasının, bariz maliyetlerine rağmen büyük faydalar sağladığı fikri, seçkin bir kökene sahiptir. kapanış bölümünde Roma İmparatorluğu'nun Gerileme ve Çöküş Tarihi (1789), Edward Gibbon şöyle yazdı: "Avrupa şimdi 12 güçlü ama eşit olmayan krallığa bölünmüş durumda." Bunlardan üçüne "saygın devletler", geri kalanına "bağımsız olsa da çeşitli daha küçük devletler" adını verdi. Gibbon, "Zorbalığın kötüye kullanılması korku ve utancın karşılıklı etkisi tarafından dizginlenir" diye yazdı ve "cumhuriyetlerin düzen ve istikrar elde ettiğini, monarşilerin özgürlük ilkelerini ya da en azından ılımlılık ve bir miktar onur ve anlayış duygusunu benimsediğini" ekledi. adalet, en kusurlu anayasalara, zamanın genel örf ve adetleriyle sokulmuştur.'

Başka bir deyişle, devletler arasındaki rekabetler ve birbirlerine verdikleri örnekler, siyasi otoriterliğin en kötü olasılıklarından bazılarını da iyileştirdi. Gibbon, "barışta, bilgi ve endüstrinin ilerlemesi, pek çok aktif rakibin öykünmesiyle hızlanır" diye ekledi. Diğer Aydınlanma yazarları, örneğin David Hume ve Immanuel Kant da aynı şekilde gördüler. Rusya'nın Büyük Petro'nun 18. yüzyılın başlarındaki reformlarından, Sovyetler Birliği'nin 1957'de Sputnik'i fırlatmasına yanıt olarak ABD'nin paniklemiş teknolojik seferberliğine kadar, eyaletler arası rekabet güçlü bir ekonomik hareket ettiriciydi. Daha da önemlisi, belki de "devletler sistemi", siyasi ve dini otoritelerin entelektüel yeniliği kontrol etme yeteneğini kısıtladı. Muhafazakar yöneticiler, sapkın ve yıkıcı (yani özgün ve yaratıcı) düşünceye kenetlenselerdi, en zeki vatandaşları başka bir yere giderdi (aslında birçoğunun yaptığı gibi).

Bu görüşe olası bir itiraz, siyasi parçalanmanın yeterli olmadığıdır. Hindistan alt kıtası ve Orta Doğu, tarihlerinin büyük bir bölümünde ve Afrika'da daha da parçalanmış haldeydi, ancak Büyük Zenginleşme yaşamadılar. Açıkçası, daha fazlasına ihtiyaç vardı. Entelektüel ve teknolojik yenilikçilerin karşılaştığı "piyasa"nın boyutu, belki de olması gerektiği kadar ilgi görmemiş olan bilimsel ve teknolojik gelişmenin bir unsuruydu. Örneğin 1769'da Matthew Boulton, ortağı James Watt'a şöyle yazdı: "[Motorunuzu] yalnızca üç ülke için üretmek için harcadığım zamana değmez, ancak bunu tüm dünya için yapmak için harcadığım zamana çok değer buluyorum."

Buharlı motorlar için doğru olan, astronomi, tıp ve matematik üzerine kitaplar ve denemeler için de aynı derecede doğruydu. Böyle bir kitap yazmak sabit maliyetler gerektiriyordu ve bu nedenle pazarın büyüklüğü önemliydi. Parçalanma, her bir yenilikçinin seçmen kitlesinin küçük olması anlamına gelseydi, teşvikleri azaltmış olurdu.

Bununla birlikte, erken modern Avrupa'da, siyasi ve dini parçalanma, entelektüel yenilikçiler için küçük izleyiciler anlamına gelmiyordu. Siyasi parçalanma, dikkate değer bir entelektüel ve kültürel birliğin yanında mevcuttu. Avrupa, fikirler için az çok bütünleşmiş bir pazar, yeni fikirlerin dağıtıldığı ve dolaştırıldığı kıta çapında bir eğitimli kadın ve erkek ağı sundu. Avrupa kültürel birliğinin kökleri, klasik mirasına ve entelektüeller arasında Latince'nin kendi dilleri olarak yaygın olarak kullanılmasına dayanıyordu. ortak dil. Ortaçağ Hıristiyan Kilisesi'nin yapısı da kıta genelinde paylaşılan bir unsur sağladı. Gerçekten de, "Avrupa" terimi yaygın olarak kullanılmadan çok önce, "Hıristiyanlık" olarak adlandırılıyordu.

Avrupa'nın entelektüelleri benzeri görülmemiş bir sıklıkta ve kolaylıkla hareket etselerdi, fikirleri daha da hızlı yayılırdı.

Orta Çağ'ın çoğu için entelektüel faaliyetin yoğunluğu (hem katılımcı sayısı hem de tartışmaların harareti açısından) olacağı duruma kıyasla hafifken, 1500'den sonra ulusötesiydi. Erken modern Avrupa'da, Avrupa'daki ince ama canlı ve hareketli entelektüeller topluluğunda ulusal sınırlar çok az önemliydi. Yavaş ve rahatsız edici seyahate rağmen, Avrupa'nın önde gelen aydınlarının çoğu devletler arasında gidip geldi. Hem Valensiya doğumlu Juan Luis Vives hem de 16. yüzyıl Avrupa hümanizminin en önde gelen liderlerinden ikisi olan Rotterdam doğumlu Desiderius Erasmus, Avrupa'nın önde gelen düşünürlerinin ayakları yere basmayan kalitesini somutlaştırdı: Vives Paris'te okudu, hayatının çoğunu Flanders'ta yaşadı , aynı zamanda Oxford'daki Corpus Christi Koleji'nin bir üyesiydi. Bir süre Henry VIII'in kızı Mary'ye öğretmenlik yaptı. Erasmus, Leuven, İngiltere ve Basel arasında geri döndü. Ama aynı zamanda Torino ve Venedik'te de zaman geçirdi. Entelektüeller arasındaki bu hareketlilik 17. yüzyılda daha da belirginleşti.

Avrupa'nın aydınları benzeri görülmemiş bir sıklıkta ve kolaylıkla hareket ettiyse, fikirleri daha da hızlı yayıldı. Matbaa ve çok gelişmiş posta sistemi sayesinde yazılı bilgi hızla yayıldı. Erken modern Avrupa'nın nispeten çoğulcu ortamında, özellikle Doğu Asya'nın aksine, yeni fikirleri bastırmaya yönelik muhafazakar girişimler bocaladı. Galileo ve Spinoza gibi entelektüel süperstarların itibarı öyleydi ki, yerel sansür eserlerinin yayınlanmasını yasaklamaya çalışırsa, yurtdışında kolayca yayıncı bulabilirler.

Galileo'nun 'yasaklı' kitapları hızla İtalya'dan kaçırıldı ve Protestan şehirlerde yayınlandı. Örneğin, onun diskorsi 1638'de Leiden'de yayınlandı ve diyalog 1635'te Strasbourg'da yeniden yayınlandı. Spinoza'nın yayıncısı Jan Riewertz, "Hamburg"u derginin başlık sayfasına yerleştirdi. Tractatus kitap Amsterdam'da yayınlanmış olmasına rağmen sansürcüleri yanıltmak için. Entelektüeller için, Avrupa'nın bölünmüş ve koordine olmayan politikaları, Çin'de veya Osmanlı İmparatorluğu'nda var olamayacak bir entelektüel özgürlüğü güçlendirdi.

1500'den sonra, Avrupa'nın benzersiz siyasi parçalanma ve pan-Avrupa öğrenim kurumlarının birleşimi, yeni fikirlerin yayılma biçiminde çarpıcı entelektüel değişiklikler getirdi. Avrupa'nın bir bölgesinde yazılan kitaplar, diğer bölgelere de ulaştı. Kısa sürede her yerde okundu, alıntılandı, intihal edildi, tartışıldı ve yorumlandı. Avrupa'nın herhangi bir yerinde yeni bir keşif yapıldığında, kıta genelinde tartışıldı ve test edildi. William Harvey'in kan dolaşımına ilişkin metninin yayınlanmasından elli yıl sonra De Motu Cordis (1628), İngiliz doktor ve entelektüel Thomas Browne, Harvey'in keşfine yansıdı: "Direksiyonun ilk kozunda Avrupa'nın bütün okulları mırıldandı … ve genel bir oyla kınadı … şanlı doktorlar.'

Dönemin entelektüel süperstarları, yerel değil, Avrupalı ​​bir izleyici kitlesine hitap ediyor ve kıta çapında ün kazandı. Kendilerini bir 'Edebiyat Cumhuriyeti'nin vatandaşları olarak gördüler ve Fransız filozof Pierre Bayle'nin (ana figürlerinden biri) sözleriyle bu varlığı özgür bir devlet, bir hakikat imparatorluğu olarak gördüler. Politik metafor çoğunlukla hüsnükuruntuydu ve biraz kendi kendini pohpohlama değildi, ancak fikir piyasası için davranış kuralları koyan bir topluluğun özelliklerini ifade ediyordu. Çok rekabetçi bir pazardı.

Her şeyden önce, Avrupalı ​​aydınlar neredeyse her şeye itiraz ettiler ve kutsal inekleri katletmeye istekli olduklarını defalarca gösterdiler. Birlikte açık bilim için bir taahhüt oluşturdular. Gibbon'a geri dönecek olursak: Filozofun, vatanseverden farklı olarak, Avrupa'yı, güç dengesinin dalgalanmaya devam edebileceği ve bazı ulusların refahının 'dönüşümlü olarak yüceltilebileceği veya bastırılabileceği tek bir 'büyük cumhuriyet' olarak görmesine izin verildiğini gözlemledi. '. Ama tek bir "büyük cumhuriyet"in bu tahayyülü, "genel bir mutluluk durumu, sanatlar, kanunlar ve görgüler sistemi"ni garanti ediyordu. Gibbon, Avrupa'yı diğer uygarlıklardan "avantajlı bir şekilde ayırdı" diye yazdı.

Bu bağlamda, Avrupa'nın entelektüel topluluğu, hem entegre bir ulusötesi akademik topluluğun avantajları hem de rekabetçi bir devletler sisteminin avantajlarından iki dünyanın en iyisinden yararlandı. Bu sistem, Büyük Zenginleşmeye yol açan kültürel bileşenlerin birçoğunu üretti: sosyal ve ekonomik ilerlemeye olan inanç, bilimsel ve entelektüel yeniliğe artan bir saygı ve Bacon'a bağlılık, yani metodik ve ampirik temelli bir bilgi araştırma programı. ekonomik büyümenin hizmetindedir. 17. yüzyıl Edebiyat Cumhuriyeti'nin doğa filozofları ve matematikçileri, deneysel bilim fikrini birincil bir araç olarak benimsediler ve doğayı anlama ve kodlama yöntemi olarak giderek daha sofistike matematiğin kullanımını kabul ettiler.

Bilgiye dayalı ekonomik ilerleme fikri, ilk hareketler Sanayi Devrimi ve erken ekonomik büyümenin tarihi hala tartışmalıdır ve haklı olarak da öyledir. 18. yüzyılda tamamen bilime dayalı buluşların örnekleri azdır, ancak 1815'ten sonra sayıları hızla artar. Yine de bilimsel devrimi modern ekonomik büyümeyle alakasız olarak reddetmek, sürekli gelişen bir doğa anlayışı olmadan, 18. yüzyılın (özellikle tekstil endüstrisinde) zanaatkar güdümlü ilerlemelerinin yavaş ama kaçınılmaz olarak durma noktasına geleceği noktayı gözden kaçırıyor.

Ayrıca, bazı icatların, tamamen bilim odaklı oldukları söylenemezse bile, bilgili insanlardan hala girdilere ihtiyacı vardı. Örneğin, Sanayi Devrimi döneminin en önemli icatlarından biri olan (bunun bir parçası olarak nadiren anılsa da) deniz kronometresi, daha önceki matematiksel astronomların çalışmaları sayesinde mümkün olmuştur. İlki, John Harrison'ın (bu çetrefilli sorunu çözen usta saatçi) 1740'ta gerçekte ne yaptığının olasılığını öne süren, Gemma Frisius olarak bilinen 16. yüzyıl Hollandalı (daha doğrusu Frizyalı) astronom ve matematikçi Jemme Reinerszoon'du.

Bilimsel ilerlemenin ve sürdürülebilir ekonomik büyümenin zaferi, bilimin evriminden daha önceden belirlenmiş değildi. homo sapiens gezegende baskın olarak

Bilimdeki ilerlemelerin yalnızca açık bilimin ortaya çıkması ve ulusötesi fikir pazarının artan karmaşıklığı tarafından yönlendirilmediğini belirtmek ilginçtir. Ayrıca, doğa felsefesinde araştırmayı kolaylaştıran daha iyi araç ve gereçlerin ortaya çıkması onları harekete geçirdi. En önemlileri mikroskop, teleskop, barometre ve modern termometredir. Hepsi 17. yüzyılın ilk yarısında geliştirildi. Fizik, astronomi ve biyolojideki gelişmiş araçlar, klasik antik çağlardan miras kalan birçok yanlış anlamaları çürüttü. Yeni keşfedilen vakum ve atmosfer kavramları, atmosferik motorların ortaya çıkmasını teşvik etti. Buna karşılık, buhar motorları, bilim adamlarına ısının harekete dönüştürülmesinin fiziğini araştırmaları için ilham verdi. Newcomen'in ilk pompasından (1712'nin ünlü Dudley Castle motoru) bir asırdan fazla bir süre sonra termodinamik geliştirildi.

18. yüzyıl Avrupa'sında, saf bilim ile mühendislerin ve mekaniğin çalışmaları arasındaki etkileşim giderek daha güçlü hale geldi. Önerme bilgisi ("ne" bilgisi) ve kuralcı bilgi ("nasıl" bilgisi) arasındaki bu etkileşim, olumlu bir geri bildirim veya otokatalitik model oluşturdu. Bu tür sistemlerde, süreç bir kez başladığında, kendinden tahrikli hale gelebilir. Bu anlamda, bilgi temelli büyüme, tüm tarihsel fenomenlerin en kalıcı olanlarından biridir - ancak sürekliliğinin koşulları karmaşıktır ve her şeyden önce fikirler için rekabetçi ve açık bir pazar gerektirir.

Avrupa'nın (ve dünyanın) Büyük Zenginleşmesinin hiçbir şekilde kaçınılmaz olmadığını kabul etmeliyiz. Başlangıç ​​koşullarındaki oldukça küçük değişikliklerle ve hatta yol boyunca meydana gelen kazalarla, bu asla gerçekleşmeyebilirdi. Avrupa'da siyasi ve askeri gelişmeler farklı yönlerde olsaydı, muhafazakar güçler galip gelebilir ve dünyanın yeni ve daha ilerici yorumuna karşı daha düşmanca bir tavır alabilirdi. Bilimsel ilerlemenin ve sürdürülebilir ekonomik büyümenin nihai zaferinde, diyelim ki, insanlığın nihai evriminde olduğu gibi, önceden belirlenmiş veya amansız hiçbir şey yoktu. homo sapiens (veya diğer belirli türler) gezegende baskın olarak.

One outcome of the activities in the market for ideas after 1600 was the European Enlightenment, in which the belief in scientific and intellectual progress was translated into an ambitious political programme, a programme that, despite its many flaws and misfires, still dominates European polities and economies. Notwithstanding the backlash it has recently encountered, the forces of technological and scientific progress, once set in motion, might have become irresistible. The world today, after all, still consists of competing entities, and seems not much closer to unification than in 1600. Its market for ideas is more active than ever, and innovations are occurring at an ever faster pace. Far from all the low-hanging technological fruits having been picked, the best is still to come.

is the Robert H Strotz Professor of Arts and Sciences and professor of economics and history at Northwestern University in Illinois. In 2006, he was awarded the biennial Heineken Award for History offered by the Royal Dutch Academy of Sciences. Onun son kitabı A Culture of Growth: Origins of the Modern Economy (2016).


Why The World Is Getting Better And Why Hardly Anyone Knows It

Read the news and you can see that the world is going to hell in hand-basket—and fast! Terrorism, nuclear weapons, economic stagnation, social unrest, autocratic leaders, structural unemployment, deskilling, growing hopelessness, the opioid epidemic, increasing inequality, xenophobia, economic migrations, recessions, financial bubbles and crashes, recessions, depressions—the list goes on.

So, when a recent survey asked “All things considered, do you think the world is getting better or worse?” the results were predictably bleak. In Sweden only 10% thought things are getting better, and in the U,S., it was only 6%. Hardly anyone thinks the world is getting better.

Our World in Data: Creative Commons

And yet the facts show otherwise. In a powerful study entitled “The short history of global living conditions and why it matters that we know it” by Max Roser, an economist at the University of Oxford and the founder of Our World in Data, we learn that on virtually all of the key dimensions of human material well-being—poverty, literacy, health, freedom, and education—the world is an extraordinarily better place than it was just a couple of centuries ago.

Even the Bible tells us that “The poor you will always have with you.” And it's customary to see poverty as so intractable, even insoluble, that organizations like the World Bank might as well try boiling the ocean. Statistics show otherwise. Massive gains have been made in reducing extreme poverty, particularly in the last 50 years. Some countries that are now rich were poor just a few decades ago.

Two hundred years ago, only a privileged few were not living in extreme poverty. For all the ills of industrialization, increased productivity made it possible to lift steadily more people out of extreme poverty. At first, the progress was steady: in 1950 75% of the world were still living in extreme poverty. But today, those living in extreme poverty are now less than 10%.

This is an extraordinary achievement, particularly because the world population has increased seven-fold over the last two centuries. Vital goods and services became less scarce: more food, better clothing, better housing and indoor plumbing.

Amid the flurry of bad news in the media, it’s easy to miss how far and how fast we have come. As the media is obsessed with reporting events where things have gone wrong, it is easy to overlook this extraordinary fact: “every single day since 1990, since, on average, there were 130,000 people fewer in extreme poverty every day.”

The education story is equally encouraging. Data shows that the share of the world population that is literate over the last 2 centuries has gone from a tiny elite to a world where 8 out of 10 people can read and write.

Global trends in literacy

Our World in Data: creative commons

Progress in health is equally astonishing. A key reason for our surprise? We don’t know how bad things used to be. In 1800, more than 40% of the world’s newborns died before the age of five. Now only a tiny fraction die before the age of five. How come? Modern medicine helped, particularly the discovery of germs, but even more important were improvements in housing, sanitation, and diet.

Our World in Data: : Creative Commons

Political freedom has also made progress. Given the emergence of populist leaders and dictators around the world, it’s easy to underestimate what’s happened in establishing political freedom and civil liberties, which are “both a means for development and an end of development.”

Freedom is notoriously hard to measure, and Our World In Data group uses an index of democracy as “the least problematic of the measures that present a long term perspective.” This index suggests that in the 19 th Century almost everyone lived in autocratically ruled countries. Today more than half the global population lives in a democracy. “The huge majority of those living in an autocracy – 4 out of 5 – live in one autocratic country: China.”

Our World In Data: Creative Commons

5. Population

World population was around 1 billion in the year 1800 and increased seven times since then. In one sense, this is a great achievement. Better health means that humans stopped dying at the rate of our ancestors. In effect, “humanity started to win the fight against death. Global life expectancy doubled just over the last hundred years.”

In another sense, though, population growth increased demand for resources and aggravated humanity’s impact on the environment. But population growth isn’t unlimited. “Once women realize that the chances of their children dying has declined substantially they adapt and chose to have fewer children. Population growth then comes to an end.”

All these gains were enabled by improvements in knowledge and education. And education continues to improve globally. In this area, Our World In Data forecasts a future where education will continue on its improvement path. “With today’s lower global fertility, the researchers expect that the number of children will decline from now – there will never be more children on the planet than today.” It is expected that world population will peak in 2070 and to decline thereafter. “With the great importance of education for improving health, increasing political freedom, and ending poverty, this projection is very encouraging.”

Global trends in population

Our World in Data: Creative Commons

Why Don’t We Know The World Is Getting Better?

It’s ironic that in a world where knowledge and education are improving dramatically, there is widespread abysmal ignorance about the improving state of the world. “More than 9 out of 10 people do not think that the world is getting better.”

Our World In Data suggests that the media are partly to blame. The media does not tell us how the world is changing, it tells us where the world is going wrong. It tends to focus on single events particularly single events that have gone bad. By contrast, positive developments happen slowly with no particular event to promote in a headline. “More people are healthy today than yesterday,” just doesn’t cut it.

The result is that most people are ignorant about how the state of the world has changed. In both the U.K. and the U.S. most people think that “the share of people living in extreme poverty has increased! Two thirds in the US even think the share in extreme poverty has ‘almost doubled’.”

The Challenges Ahead

Obviously big problems remain. Having 1 out of 10 people living in extreme poverty today is unacceptable. Humanity’s impact on the environment is at a level that is not sustainable and we urgently need to reduce our impact. Continuing threats to our political freedom and liberty must be dealt with. Future gains are by no means assured. It is hard to see how we are going to solve many of the remaining problems.

The picture painted by these statistics is also technocratic and global in perspective. It is no solace to an individual family that is suffering to learn that the global picture of human welfare has improved over several centuries. If we talk to the people moved from their land by force or driven into tall apartment buildings, it is no comfort to learn about rising income counted in dollars, if prices are rising faster. Human value and values are not adequately reflected in zero dollar income in a spreadsheet.

Yet there are grounds for cautious optimism.

First, the fact that future progress is hard to predict doesn’t make it unlikely. Thus, it’s hard to imagine anyone in the year 1800 forecasting the progress that was about to be made on all these fronts over the next two centuries. Today, pessimists have the megaphone and predict almost certain doom for humanity. Yet could that all be part of the humanity’s stumbling effort towards bettering itself?

Second, although easy gains have been made and harder challenges lie ahead, we now know much more about the solutions. For instance, we know that the key to population limits is getting people out of poverty: above $10,000 per capita, population growth drops precipitously. Paradoxically, the key to saving the environment is growing faster!

Third, we are discovering that global poverty reduction has been a success, not a failure. When people believe that they are failing, they risk losing faith in each other. Greater awareness of our history can build confidence to tackle the remaining problems.

Fourth, we have learned much about how to collaborate. International institutions and global compacts have been set up. Track records have been established. “Solving problems – big problems – is always a collaborative undertaking. And the group of people that is able to work together today is a much, much stronger group than there ever was on this planet. We have just seen the change over time the world today is healthier, richer, and better educated.”

Fifth, we now know much more about how to adapt. The idea that we should do things today as we did them yesterday has given way to a realization that if further progress is to be made, we must learn to adapt even faster. Management practices that aim at preserving the status quo are bottlenecks in the effort to achieve further progress. Innovation must be continuous if we are to master the challenges that lie before us. In a world of accelerating change, and increasing complexity, organizations must learn how to become more agile.


How Did JFK Change the World?

John Fitzgerald Kennedy changed the world when he became the 35th President of the United States, and is most remembered for his significant foreign policy contributions such as creating the Peace Corps and successfully leading the United States through the Cuban missile crisis in addition to passing the civil rights bill. Kennedy did, much to his dismay, have to make the decision to escalate the United States conflict with Vietnam because he did not want communism to spread throughout the world.

Kennedy was assassinated by Lee Harvey Oswald, who was well known for his Communist beliefs. John F. Kennedy was nicknamed "Jack" and had eight siblings. The family was well known for its accomplishments with John's sister Eunice founding the Special Olympics and his brother Robert rising to the status of U.S. Attorney General. The Kennedy children were a close-knit group and supported each other throughout life.

John won the presidency against Nixon on November 8, 1960. His presidency was historic in many ways as he was the second youngest president elected in American history, the first Catholic president and was also the first president born in the 20th century. His inauguraladdress, given on January 20, 1961, is famous for its line, "Ask not what your country can do for you, ask what you can do for your country."


So can we really feed the world? Yes — and here’s how

Nikki Burch | http://nikkiart.carbonmade.com

Over the past six months I’ve been trying to figure out how we can feed ourselves sustainably and equitably without wrecking the planet. I’ve been reading, interviewing experts, and blogging as I learn. This, the final post of the series, is a synthesis of what I’ve found out.

If the world goes on with business as usual, there’s not going to be enough food to feed everyone by 2050. A lot of things would have to change.

And a lot of things NS change! Currently, the daily effort to satisfy the collective appetite of humanity is causing deforestation, erosion, extinction, and massive release of greenhouse gases. In changing how it feeds itself, humankind can drive down poverty, sequester greenhouse gas, conserve wild environments, and put organic matter back into the soil. All of that is plausibly within reach.

Let’s start with population. If we can’t get a handle on our swelling numbers, everything else is moot. So what would make human population level off, or even fall? There are always political measures — like China’s one-child policy — but laws like that are hard to pass and even harder to enforce. They restrict freedom while producing terrible unintended consequences — like families getting rid of girls.

Grist thanks its sponsors. Become one.

There’s another option that actually works better: Improve the lives of poor women and children.

“If you want parents to make the choice to reduce their number of offspring, there’s no better way than making sure those offspring survive,” said Joel Cohen, author of the magisterial book How Many People Can the Earth Support? “There’s no example of decline in fertility that has not been preceded by a decline in child mortality that I know of.”

This is counterintuitive. But there is abundant evidence of this pattern all over the world, regardless of religion. Where children die and women are repressed, population booms. Where children thrive, and women are empowered, population growth stops.

As sustainable agriculture expert Gordon Conway writes in his book, One Billion Hungry: Can We Feed the World?:

Grist thanks its sponsors. Become one.

A popular misconception is that providing the developing countries with more food will serve to increase populations in other words, it is a self-defeating policy. The more food women have, the more children they will have and the greater will be their children’s survival, leading to population growth, so goes the argument. However, the experience of the demographic transition described above suggests the opposite. As people become more prosperous, which includes being better fed and having lower child mortality, the fewer children women want. Providing they then have access to family planning methods, the fertility rates will drop and the population will cease to grow.

To control our impact on the environment, we have to stop growing. A measure of freedom and security for women and children is a precondition to ending population growth. The key factor connecting child mortality and lack of women’s rights is poverty. Therefore, environmental efforts have to be, first and foremost, campaigns for social justice.

If ending all poverty were as simple as producing enough food to feed everyone, our work would be done. Farms already grow enough food for every person on the planet — 2,800 calories a day, if it were divvied up equally. But we have never shared resources equally, and no one seems to have figured out a realistic way of making people start. Attempts by governments to distribute food in equal shares have failed they almost immediately lead to black markets, with the poor selling food and the rich buying it. An investment banker in New York will always eat better than a beggar in Lagos.

It doesn’t work for governments take complete control of food markets, but it’s also a bad idea for governments to completely wash their hands of responsibility for feeding people. If left entirely to market forces, food flows toward wealth and away from poverty, which leads to famine. Governments must intervene to prevent hunger. Social safety nets — in the form of meals, money, healthcare, and education — really do increase the likelihood that children born into poverty will be able to go to school and make better lives for themselves.

So there’s been a huge shift in thinking from the days of the Green Revolution, when the driving imperative was to increase production. The goal has gone from increasing farm yields to decreasing poverty.

It turns out, however, that if you want to decrease poverty, one of the best ways to do it is to increase farm yields. As the economist Michael Lipton put it: “No country has achieved mass dollar poverty reduction without prior investment in agriculture.”

More than 70 percent of the world’s poor are farmers, or work for farmers in the rural economy. In places where there are no jobs, and the economy sucks, people survive by carving up the land into smaller and smaller plots and working it more intensively. Because of this, typical farm sizes are actually getting smaller in Asia and Sub-Saharan Africa. As of 2000, the average farm was 2.5 acres in Asia and 3.7 acres in Sub-Saharan Africa, not counting South Africa.

Americans like small farms, but this trend toward tiny landholdings in poor countries is not a good thing. When I spoke to a pair of Ethiopian farmers, they told me that what they really wanted was for their children to go to school rather than working on the land and eventually dividing it up. They wanted labor-saving tools — herbicide, plows, planting machines — so that the children could spend time on schoolwork rather than farm work.

In Sub-Saharan Africa, farmers get a little over a ton of grain per hectare in an average year — about what farmers in Europe were getting during the Roman Empire. Clearly there’s tremendous room for improvement, and increasing yields puts money directly into the pockets of the poor. At the same time, it allows their children to go to school and brings down the cost of food — a benefit to both rural and urban poor.

Another argument for increasing yields is that, in the last decade, we got closer to the bottom of the world grain barrel than we have since the 1970s. Economists largely agree that this lack of supply was the primary factor in causing price shocks: The price of food spiked twice, which caused suffering and hunger among the poor.

The final argument for increasing farm productivity is that it will keep people from clearing forests and infiltrating the last remaining wild lands. The world is making progress on this front. Environmental scientist Jesse Ausubel has made a convincing case that we are already past the point of peak farmland. Since 1998 the amount of land devoted to agriculture has fallen, while the global food supply has continued rising. Reducing the human footprint means increasing farm yields.

And yet, despite all the arguments for increasing yields, the goal is controversial, thanks to the legacy of the Green Revolution. During the Green Revolution, the push to increase yields was focused on large farmers, and sometimes smaller farmers did not benefit. There’s a huge amount of conflicting literature on this point. As Conway writes, “A review of over three hundred studies found that for 80 percent of the studies inequality had worsened.” In addition, the heavy use of pesticides and fertilizer during the Green Revolution caused all sorts of environmental problems.

It’s possible to learn from the mistakes of the Green Revolution and strive to increase yields in a way that benefits the poor and is environmentally friendly. The current jargon for this is “sustainable intensification,” which — as happens with jargon — is taken to mean everything and nothing.

Sustainable intensification includes a panoply of agroecological techniques. Farmers are planting nitrogen-fixing trees, which shelter crops, prevent erosion, and provide fertilizer. There’s the push-pull strategy, where farmer push bugs away from grain by growing insect-repellent plants along the rows, while also pulling pests away from the crops by planting an attractive plants outside the fields. Aquaculture is on the rise, creating an opportunity for more fish polyculture. There is significant evidence that these techniques are already providing a part of the solution.

However, I don’t think that they can, or should, be the only solution. In Ghana, farmers trained by 4-H in agroecological techniques abandon them when they actually have to manage their own land and make a living. And an organic farmer training people in Malawi has found that teaching small farmers how to use a little bit of synthetic fertilizer and herbicide is much more likely to work than the all-natural alternatives. As the U.N.’s former special rapporteur on the right to food, Olivier De Schutter, put it, “While investment in organic fertilizing techniques should be a priority, this should not exclude the use of other fertilizers.”

Farmers in poor countries have more important priorities than strictly dividing organic from industrial farm tools. As I put it in this story, farm technology isn’t a war between good and evil — it’s a quest for whatever works. Small farmers have proven that they can use tools of industrial ag in a non-industrial way. They use high-tech hybrid seeds to get record-breaking yields with an alternative cropping technique. Across India, small farmers have found that genetically engineered cotton decreases their pesticide exposure while increasing their earnings. And in Niger, farmers developed a method of using Big Ag fertilizer on a tiny scale: by filling a soda-cap with a mix of phosphorus and nitrogen, and dumping this micro-dose in with each seed.

GMOs, because they are politicized, are especially controversial. I’ve heard the argument that we won’t be able to feed the world without GMOs. I doubt that’s true. Genetic engineering is not a silver bullet. At the same time, the goal of helping small farmers improve their lives gets a lot harder if they are held to an impossibly Edenic standard, and we keep rejecting the tools that they’d like to use.

Many people worry that giving poor farmers industrial technology will lock them into an industrial path. There’s no doubt that is true, as far as it goes. If it’s easy to get nitrogen, you may not want to do all the work, and develop the skills needed, to nurture nitrogen-fixing trees to maturity. But as I’ve argued here, small farmers are already taking a middle path — it’s not as if use of some modern technology will forever corrupt them. When I looked at path-dependency in agriculture, I found that it exists in many small forms, but can be overcome with government assistance and regulation. It’s also worth noting that many small farmers already suffer from path-dependency: They are locked into generational poverty. For me at least, the most important goal is breaking out of poverty, even if that leaves people short of true sustainability. How can I demand perfect sustainability from the poor, when I haven’t achieved it myself?

OK, you’ve reached 2,000 words, it’s time to pause, stretch, regroup, and look at a picture of a baby meerkat.

So far, I’ve argued that the goal is to decrease poverty — that means building social safety nets, and increasing small-farm production. (Because I’m a food and ag guy I’m focusing on farms, but the safety nets are just as important.) I think that increasing yields should be done according to the rule of whatever-works-best, rather than going all natural or all industrial.

And that brings us to solutions: First, what do poor farmers need to make more money? And second, what can those of us living in richer countries do to make food more sustainable and equitable?

Helping poor farmers increase yields

To make more money, farmers need information, inputs, and infrastructure. Information, to learn better techniques inputs, like fertilizer, disease-resistant seeds, and nitrogen-fixing trees and infrastructure, which comprises everything from roads and irrigation ditches to agricultural universities.

Governments and charities are spreading information with agricultural advisors. There are also innumerable technological efforts to spread knowledge. I wrote about Plant Village for example. Or there’s Digital Green, which makes videos of farmers carrying out various techniques, and then, in the evening, goes into the village and project the movies. It’s entertainment for the local farmers, and they also learn from someone who speaks their dialect and looks like them.

Inputs and infrastructure go together, because the lack of good roads is the main reason that farmers have trouble getting the supplies they need. Roads also allow farmers to get their crops to market with less spoilage.

Roads are terrible for the environment when built through undeveloped wilderness, but great for the environment when built through poverty-stricken farmland where many people are carving up the land into tiny plots for farms. You need roads to get sustainable intensification — without roads, people keep pushing farther out into marginal lands.

My jaw just about hit the floor when Birtukan Dagnachew Tegegn, a farmer from Ethiopia, told me that there’s no road to her land, and it’s a four-hour walk to the nearest town. Imagine how difficult it is for her to get tree saplings, or a bag of fertilizer, to her farm. A road would save her a lot of time and money.

Conway writes that roadbuilding is a proven intervention:

In India, every additional million rupees spent on rural roads during the 1990s was found to lift 881 people out of poverty. Villages in Bangladesh with better road access had higher levels of input use and agricultural production, greater incomes, and greater wage-earning opportunities.

Roads, canals, and electric systems require government intervention. But small, distributed infrastructure is important too. For instance, when farmers get the machines to process their crops, like the banana farmers of Talamanca, it drastically reduces food waste, while opening up international markets to small farmers.

There’s one other thing beyond information, inputs, and infrastructure that farmers need: money. Farmers all around the world go into debt to buy the things they need to start a new crop, and then pay it off with the harvest. Poor farmers frequently don’t have bank accounts, and take high-interest loans. Banking via mobile phone is solving this problem, and it’s even possible in some places for small farmers to buy affordable crop insurance on their phones.

I’m been making the argument here for some serious government intervention to build infrastructure and train farmers, but it’s also important for governments to help by getting out of the way when farmers want to start businesses serving their growing rural economy. Poor countries tend to have a mind-boggling amount of regulation that hampers homegrown businesses.

What can the people reading this actually do?

A lot, actually. Unless you are the agricultural minister of Kenya or the director of the Rockefeller Foundation, there’s not much you can do with any of the preceding. But people living in richer countries have tremendous influence over multinational corporations that do business, for better or worse, in poor countries. We can also be a lot better at sharing our portion of food, by eating less, wasting less, and choosing more environmentally responsible meals.

There are just a small number of corporations that serve as multinational middlemen — buying crops from farmers in one place and selling them to food makers in another place. Jason Clay, a senior vice president at the World Wildlife Fund, has narrowed it down to 100 businesses — get them to act responsibly, he says, and you save the world. We’re already seeing this working with soy in the Brazilian Amazon, and it’s beginning with palm oil in southeast Asia. The key to getting these companies to commit to sustainability are regular people with reasonable requests, putting strategically targeted pressure on companies. When big companies make sustainability promises, they do a 180 — and instead of resisting regulation, they begin asking governments to regulate their competitors to level the playing field. This really does have the potential to change the world.

The other thing we can do — as I put it here — is to eat with smaller forks. That means changing our diet so that we eat less meat, less food in general, and throw less of it away. There’s also a side benefit: We’ll be healthier. As I wrote:

Right now we live in an upside-down world where the people who get the least food are the ones who are doing the most manual labor. (They’re also the most likely to suffer from infectious disease.) And in the most developed countries, we have technology taking care of all our physical, calorie-burning labor, while we sit on our butts all day and drink everyone else’s milkshake.

All this can seem overwhelmingly large. And it is. The challenge of feeding humanity is enormous and unprecedented. No species, that I know of, has ever organized itself to ensure that every one of its kind is fed. We have the means to meet this demand in the short term, and we are in the process of figuring out how to meet it in the long term. Human welfare depends on our figuring this out. So does the welfare of thousands of other species that live alongside us.

The good news is that, after studying this for six months, I can say that meeting the challenge seems entirely possible. It requires the rich to eat more responsibly, poor farms to become more productive, and all farms to be continuously improving their sustainability. To make this possible, governments must provide safety nets and infrastructure, while cutting red tape.

All this requires a series of political and social changes that are difficult to implement but almost universally supported. No one is morally opposed to reducing food waste, or to increasing the income of small farmers. The most serious impediment is inertia, and we’re already moving in the right direction.

I’ll end with one small, easily achievable suggestion for people who want a well-fed world. (In this piece I also make some recommendations for shrinking forks.) Learn a killer lentils recipe — not just something edible, but something that excites your friends and family as much as steak does. Legumes, like lentils and beans, fertilize the soil and provide a good nutritional replacement for meat, which generally has a big environmental impact. (Though not always — carbon-negative beef exists and is a great alternative.) If everyone replaced one meat dish a week, deliciously, we’d all take a big step toward an equitable and sustainable food system.

Correction: This story included a reference to Zaire as a tossed off example of a developing country. That was a mistake, since the territory previously known as Zaire is now called the Democratic Republic of Congo. Grist regrets the error and the writer has been sentenced to remedial third-grade geography.


– Award-winning education blogger, Larry Ferlazzo.

The Timemaps Premium service offers more in-depth map resources than those available free. These are especially useful for teachers and their students, but will also be of interests to others. The units are of the same authoritative quality you already see on the site.

bir ad-free experience of the whole Timemaps site

access to masses of material not available in the free area


These are the 10 most prosperous countries in the world

What's the difference between being rich and actually prospering?

Zeroing in on which countries prosper and share wealth among citizens — and which don't — is the goal of an annual study just released by the Legatum Institute, a London-based organization that researches how people, groups and nations move from poverty to prosperity.

The study examined 149 countries around the globe across nine broad factors: economic opportunities and growth, business environment, effective government with political participation, access to education, quality health care, national security and personal safety, personal freedoms, social support and civic participation and investment in natural resources.

Surprise, surprise: America isn't great at sharing the wealth it has among its people. The United States, which came in 17th in this year's index, has been dropping in rank over the past decade both for economic reasons and because of challenges to security and safety.

Still, the U.S. nails one category: We rank at the top of the list for entrepreneurial environment, business infrastructure and low barriers to innovation.

Across the globe, people are healthier, better educated and living under better governments within healthier economies than ever before. The index shows global prosperity is up three percentage points from 2007 — to its highest point in a decade.

Here are the top 10 most prosperous places to live.

10. United Kingdom

Life has improved for folks in the U.K. over the past decade. Individual prosperity has gone up, even without a significant change in the country's wealth.

The Commonwealth nations — particularly the English-speaking countries like the U.K., Canada, Australia and New Zealand — do better than any comparable bloc of nations including Nordic nations or Western Europe.

The U.K. is really good at generating prosperity — third in the world.

But the nation still has a tough time sharing its wealth, health and educational well-being equally among its people. This is a failing that kept other big economies, like Germany and the United States, out of the top 10.

9. Danimarka

For national security and personal safety, Denmark ranks in the top five nations in the index.

Economic opportunity in Denmark also earns high marks, and so does its governance, political participation and the strength of its social networks and social support. But the nation's health care lags behind other European countries, the lowest scoring among the top 10 countries.

8. Sweden

Sweden is a wealthy country, with the third best rank for economy and economic opportunities on the index, following New Zealand and the Netherlands.

The country ranks 5th for effective governance, democracy and political participation and 6th in the world for its access to and quality of health care.

7. Netherlands

The Netherlands has the second best-ranking economy in the index behind New Zealand. It also comes in second, behind Switzerland, for access to and quality of education.

The country has slightly lower scores on business environment and safety.

6. Australia

Australia and New Zealand, which have long been on par on this index, have diverged in the past six years.

Like New Zealand, Australia still ranks among the highest in the world for strength of social relationships and social support.

But — while New Zealand has been improving business competition — Australia's competitiveness has been declining.

The two countries have been going in opposite directions in the flexibility of labor markets, transparency and effectiveness of governments, and independence of judges.

In fact, Australia is the only country in the top 20 that has had a prosperity decline over the past decade: That's primarily because of lessening economic openness and an increasing threat of terror.

Still, taken together with its other Commonwealth countries, Australia offers a level of opportunity higher than that found in most of the rest of the world.

5. Canada

As one of the Commonwealth countries, Canada has consistently done well on the prosperity index, thanks to a strong and flexible labor market, which has improved its business environment — pushing it up to third in the world, behind the United States and New Zealand.

Its good governance and emphasis on personal freedom and social supports remain among the three best in the world.

"Free markets, free people, and a strong society are increasingly the cause of Canada's prosperity success," according to the report.

This year, however, Canada slipped in both access and quality of health care and education.

If Canadian prosperity remains sluggish, large gains by countries now ranked below it will move up: Finland has already overtaken Canada, and the U.K. is rapidly catching up.

4. Switzerland

Switzerland has the best education ranking on the index. It comes in number three for accessibility and quality of its health care and number four for its economic opportunities and strong economy.

Switzerland's lowest marks come in personal freedoms and social tolerance, but its ranking is on par with Western Europe, which still outperforms much of the world.

3. Finland

Finland was ranked as having the most effective government, with an emphasis on democracy and political participation, in the world. The nation also gets high marks for environmental measures and preservation of natural places: It is second only to Slovenia, which is number one for environmental protections.

Even though wealth is behind 2007 levels, Finland has still seen prosperity levels grow over the past decade because of improvements to education, expansions of personal freedoms, and robust social support systems.

2. Norway

Norway was not hit as hard by the recession as other countries in Europe, and that has had a positive effect on its prosperity.

Europe has long been an established center for wealthy and healthy living, and Norway leads the European countries that make up 15 of the top 20 nations in the world.

Norway gets strong marks for governance, democracy and political participation, ranking third overall in these areas. It comes in fifth for education and environmental protection and sixth for safety and security, as well as for social supports for its people.

1. New Zealand

New Zealand's first place slot in the Prosperity Index is not because of raw wealth. It actually comes in above 26 countries that have greater wealth.

What really pushes New Zealand ahead is strong social networks: 99% of New Zealanders say they have relatives or friends to count on.

The country also has high levels of personal freedoms and social tolerance — plus an open trading economy that has helped keep it at the top.


Videoyu izle: Djordje Balasevic - Kad odem - Audio 1989 HD (Ocak 2022).