Tarih Podcast'leri

Antik Çağda Bakır

Antik Çağda Bakır

Bakır muhtemelen antik kültürler tarafından kullanılan ilk metaldi ve onunla yapılan en eski eserler Neolitik döneme tarihleniyor. Parlak kırmızı-kahverengi metal, diğer şeylerin yanı sıra mücevher, alet, heykel, çan, kap, lamba, tılsım ve ölüm maskeleri için kullanıldı. Metal, insan gelişiminde o kadar önemliydi ki, bugün daha çok Kalkolitik olarak bilinen Bakır Çağı'na adını verdi. Bakır, diğer birçok alaşımın yanı sıra, Bakır Çağı'ndan sonraki döneme adını veren metal olan pirinç ve tabii ki bronz yapmak için gerekliydi. Bakır, Fenike'den Mezoamerika'ya kadar, daha yaygın hale gelmeden önce elit statünün bir rozetiydi. Kültürler arasındaki ticarette kullanışlı bir değiş tokuş şekli, sonunda bakır sembolik malların yerini daha kolay yönetilebilir külçeler aldı ve bu da daha da uygun madeni paralara dönüştü. Altın ve gümüş, zenginler ve güçlüler için yeterince yaygın olabilirdi, ancak antik dünyadaki sıradan insanların elde edebileceği saf bir metal varsa, o da bakırdı.

Kullanılabilirlik ve Madencilik

Bakır, nispeten küçük miktarlarda olsa da, antik dünyanın birçok bölgesinde metalik halinde kolayca bulundu. Parlak kırmızı, turuncu veya kahverengi metal ilk olarak Balkanlar, Orta Doğu ve Yakın Doğu'da MÖ 8000'den 3000'e kadar kullanıldı. Mısır ve Avrupa daha sonra bunu takip etti ve kendi bakır eserlerini yapmaya başladı. Yumuşak ve dövülebilir, dekoratif lüks ürünler üretmek için ideal bir malzemeydi.

Kral Süleyman'ın efsanevi bakır madenleri, İsrail'in servetinin inşasına yardımcı oldu.

Metal işçileri, kömür fırınları kullanılarak eritilebileceğini anladıklarında, bakır açısından zengin cevherlerin kullanımı MÖ 2. binyıldan itibaren daha yaygın hale geldi. Bu tür cevherler, antik Akdeniz'deki yerleşim yerlerinde önemli miktarlarda mevcuttu: Kıbrıs (adı metalden türetilmiş olabilir), Attika, Kikladlar (özellikle Kythnos) ve Levant, özellikle. Kral Süleyman'ın efsanevi bakır madenleri, Edomlulara ait olsalar bile, İsrail'in servetinin inşasına yardımcı oldu. Diğer, daha az önemli bakır yatakları İngiltere, Galler, Fransa, İtalya (özellikle Elba, Sardunya ve Etrurya'nın bazı kısımları), İspanya ve Moritanya'da kullanıldı.

Dünyanın diğer tarafında, Mezoamerikan kültürlerine (c. 650-1200 CE), Meksika'nın batı kıyısındaki batı Guerrero ve Oaxaca'daki ve doğu kıyısındaki Veracruz'daki açık ocak madenlerinden bol miktarda bakır sağlandı. Japonya zengin bir metal kaynağıydı ve yaklaşık 1000 CE'den itibaren komşu Çin'e önemli miktarlarda ihraç etti, Çin onu madeni paraya dönüştürdü ve Japonların onu kendi para birimi olarak kullanabilmesi için tekrar tonlarca geri gönderdi. Benzer şekilde, Kore bakır açısından zengindi ve özellikle Goryeo krallığı, kendi bakır madeni paralarını basmasına rağmen Çin'e ihraç etti. Çin'in Yangtze Nehri'nin güney kıyılarında kendi bakır madenleri vardı, ancak bunlar ülkenin büyük ihtiyaçlarını karşılamamış olabilir.

Bilinen en eski eritme sitesi Sırbistan'dadır ve c. 5000 M.Ö. İlk fırınlar yalnızca bakırca zengin bir cüruf oluşturabiliyordu ve bu cüruf daha sonra kil potada işlenmek zorundaydı, ancak kömür yakan fırınların geliştirilmesi ve körüklerin kullanılmasıyla 1200 santigrat dereceye ulaşıldı ve böylece çok daha rafine bir ürüne ulaşıldı. ulaşılabilir hale geldi. Bakır 1084 santigrat derecede erir ve böylece fırının tabanında toplandığı yerde erimiş saf bakır haline indirgenebilir. Külçeler, metalin taş veya kil kalıplara dökülmesiyle yapılmıştır. Daha teknolojik gelişmelerle, özellikle Romalılar tarafından, daha zor bakır sülfür cevherlerinden yararlanılabilir. Gerçekten de, Romalılar büyük çapta bakır çıkarmada o kadar ustalaştılar ki Ürdün'deki madencilik faaliyetlerinden biri, bölgedeki hayvanlarda ve buğdayda hala tahammül edilemez derecede yüksek bakır izleri bırakıyor.

Aşk tarihi?

Ücretsiz haftalık e-posta bültenimize kaydolun!

Kullanır

Bakır, cilalandığında parlak kırmızı-turuncu parlaklığı ile birçok eski kültür tarafından mücevher üretimi ve küçük heykelcikler gibi sanat objeleri için bir malzeme olarak kullanılmıştır. Metal ayrıca İtalya'daki Etrüsklerden Güney Amerika'nın Moche uygarlığına kadar kültürler arasında, özellikle baltalar, keskiler, keskiler, bızlar, cımbızlar ve iğneler için oldukça benzer araçlar için kullanıldı. Perdahlı bakır, toplumsal seçkinler arasında sofra takımı ve yemek servisi için popüler bir malzeme seçimiydi. Metal, müzik aletlerinin, cerrahi aletlerin parçalarını yapmak ve dekoratif bir kakma malzemesi olarak da kullanıldı. Avrupa'daki bakır prestij malları daha özel olarak elit rütbeyi belirtmiş ve taçlar, topuz başları ve standartlar şeklini almıştır.

Ünlü bir bakır prestij malları yığını, İsrail'deki Nahal Mishmar mağarasından gelir; burada 200'den fazla bu tür eşya, kamış hasırlara dikkatlice sarılır ve Kalkolitik dönemde, belki de MÖ 5. binyılda gömülür. Minos fresk ressamlarının çok severek kullandıkları Mısır Mavisi rengi bakır bileşiklerinden yapılmıştır. Bakır ayrıca antik cama kırmızı, yeşil ve mavi ekleyebilir. Kartacalılar ölüleriyle birlikte gömmek için sembolik bakır usturalar yaptılar. İnce tabakalar halinde dövülerek bakır yararlı bir yazı yüzeyiydi, belki de en ünlüsü İsrail'deki Kumran mağaralarında bulunan ve Ölü Deniz Parşömenlerinin de keşfedildiği üç bakır parşömende görülüyordu.

Antik Mezoamerika'da, çanlar, çoğunluğu bir mezar bağlamında bulunmuş olsa bile, bir kişinin elit derecesini gösterme işlevi görmüş olabilir. Aztekler bakıra meraklıydı ve genellikle bakır baltalar şeklini alan fethedilen kabilelerden zorunlu haraç aldı. Herhangi bir işlevsel kullanıma sahip olamayacak kadar ince olan bu eksenler, ilkel bir para birimi gibi davranmış olabilir. Antik Güney Amerika'da, Titicaca Gölü yakınlarındaki Tiahuanaco (Tiwanaku) bölgesindeki yapı taşları, onları yerinde tutmak için bakır kelepçeler kullandı. Bu arada İnkalar, bakırı tamamen daha pratik bir amaç için kullandılar ve savaş kulüplerini kısır bakır çivilerle kapladılar. İnka savaşçıları, muhtemelen uygun zırhtan ziyade rütbe sembolü olarak metal plakalar giyerlerdi ve bunların en düşük olanı bakırdan, en yüksek olanı altından yapılırdı.

Bakır, üstün mukavemetli ve korozyona karşı daha dayanıklı bir alaşım yapmak için diğer malzemelerle karıştırılarak daha da kullanışlı hale getirildi. Bronz, bakırın arsenik, antimon veya kalay ile birleştirilmesiyle elde edilirken, dökümü daha kolay bir malzeme olan pirinç, bakır ve çinkodan oluşuyordu. Bakıra kurşun eklemek de daha iyi bir döküm malzemesi yaptı. Romalılar da benzer şekilde bakırı daha kullanışlı alaşımlar üretmek için kullandılar. Bakır ve bronz birçok durumda sonunda yerini daha kolay bulunabilen ve kalay kıtlığının bıraktığı boşluğu dolduran demir aldı. Mezoamerikalılar, özellikle bakır-gümüş, bakır-altın, bakır-arsenik ve bakır-kalay alaşımları üretmekte eşit derecede ustaydılar. Daha güneyde, antik Kolombiya'da altın ve bakır alaşımı olarak bilinen tumbaga, özellikle demirciler arasında popülerdi.

Döviz kuru

Yararlı ve değerli bir malzeme olarak bakır, yassı külçeler biçiminde değişim için bir meta haline geldi. Bakır külçeler, Aya Triada (saray binasının 600 kg altında) ve Girit'teki Zakros gibi birçok Tunç Çağı bölgesinde ve M.Ö. ton. Bu külçelerin birçoğunun her köşesinde, Tunç Çağı Ege'sinden pek çok kişiye tanıdık gelen küçük bir kulp vardır. Suriye'deki antik Ugarit limanı olan Ras ibn Hani'de, bazen "öküz derisi" olarak adlandırılan bu tür külçeler için bir kalıp keşfedildi. Eski bakır külçelerin diğer yaygın şekilleri dairesel çörekler, halkalar, delikli baltalar ve hançerlerdir.

Yunanistan ve Sardinya'daki bakır külçeleri üzerinde yapılan kimyasal analizler, yerel bakırın mal üretmek için kullanıldığını, Kıbrıs'tan gelen bakırın ise depolanmış külçeler olarak kaldığını ve bu da iki kullanım düzeyi olduğunu gösteriyor: biri pratik kullanım için, diğeri ise depolama malı veya takas olarak elitler arasında hediye. Gerçekten de, kültürler arasındaki erken Akdeniz ticaret bağlantılarını ilk yaratan muhtemelen metallere olan talepti. Amarna mektupları gibi belgeler, bakırın (muhtemelen Kıbrıs'tan) MÖ 14. yüzyılda Mısır ile Asur, Babil ve Hitit İmparatorluğu arasında ticaretinin yapıldığını göstermektedir. Bakır sadece bir malzeme olarak değerlendirilmedi, aynı zamanda para birimi olarak da kullanıldı.

Fenikeliler bakırı Akdeniz'in çevresine taşıdılar ve bakırın işlendiği, depolandığı ve aktarıldığı yerlerde belirli metalürji noktaları ortaya çıktı. Böyle bir merkez, bakırı Mezopotamya'dan Hindistan ve Pakistan'daki İndus Vadisi'nin Harappan kültürüne aktaran Bahreyn'di. Epiklasik ve Postklasik dönemlerin Batı Meksika'sı, Orta Amerika'da ticareti yapılan bakır çanların üretimi için önemli bir merkez haline geldi. Kuzey Peru'nun Lambayeque uygarlığı da, Aztekler gibi, bir para birimi olarak kullanılmak üzere bakır baltalar ve Batan Grande'deki binalarda dikkatlice yığılmış olarak bulunan bir başkent I şeklinde külçeler üretti.

Bakır, diğerleri arasında Yunanlılar, Romalılar ve Çinliler tarafından madeni paralarda kullanıldı. Gümüş, madeni paralar için tercih edilen metal rolünü büyük ölçüde üstlendi, ancak bakır, Roma gibi düşük değerler için yerinde kaldı. olarak ve sayı ve hükümetin kese iplerinin biraz sıkılması gerektiğinde daha yüksek değerli madeni paralar yapmak için altın ve gümüşle karıştırmak her zaman kullanışlıydı.


Bakır Eserler

Bu eserlerin birçoğu, olası işlevleri hakkında çok az şüphe bırakıyor, ancak diğerleri o kadar iyi anlaşılmadı. MPM'deki Eski Bakır Koleksiyonu, bilinen tüm eser türleri yelpazesini oluşturur.

"Yerli" veya "Yüzer" Bakır

şamandıra bakır

( Yukarıdan Aşağıya)15725/4394, 15735/4394,15727d/4394, 15727c/4394

Bu tür bakır, Pleistosen sırasında ilerleyen buzulların bir sonucu olarak güney Illinois kadar güneydeki dağınık ceplerde bulunmuştur. Bu buzullar, Keweenaw Yarımadası'nın manzarasını tararken, birkaç santim ile birkaç fit arasında değişen açıkta kalan bakır nodülleri topladılar. Bu nodüller sonunda orijinal kaynaklarından yüzlerce kilometre uzaktaki buzul akıntısında birikmişti. Eski Bakır Kompleksi'nin eserlerinin çoğu kuşkusuz bu metal parçalarından yapılmıştır. İşte Wisconsin'de bulunan yüzer bakır örneklerinin yanı sıra modifiye edilmiş ön formlara dövülmüş bazı nodül örnekleri. Great Lakes doğal bakır tipik olarak %95'ten fazla saftır.

MODİFİYE BAKIR

(En Büyükten En Küçüğe)2218, 11807/1571, 15721/4394

Keskiler / Keltler

Wisconsin'de bulunan çok çeşitli keski ve keltler görülebilir. İşlevleri, bir sığınağın kano yapımında olduğu gibi ahşabı oymak olabilir. Bu parçaların çoğu oldukça ağırdır ve muhtemelen tahta bir sapa saplanmıştır. (Soldan Sağa: 11613/1487, 11614/1487, 11861/1571.56432/22174, 11615/1487, 48414/15407, 2135, 11619/1487, 2234)

Eksenler / Takozlar

Baltalar ve kamalar, muhtemelen genellikle odun kesmek ve ağaç kesmek için kullanılmaları bakımından keskilere ve keltlere benzer. Bu eserlerden bazıları, belki de kütükleri bölmek amacıyla kıç ucunda dövüldüğüne dair işaretler gösteriyor.(Soldan Sağa: 11613/1487, 11614/1487, 11861/1571, 56432/22174, 11615/1487, 48414/15407 , 2135, 11619/1487, 2234)

Soketli "Spuds" / Adzes

Soketli çapa, Eski Bakır eserlerin daha belirgin türlerinden biridir. Bu eserlerin boyut ve üslupları, hem üretim zamanını hem de yerini gösterebilecek geniş bir yelpazeye sahiptir. Daha fazla doğruluk ve verimlilik için tahta bir tutamağa takılırlardı. Bununla birlikte, bu aletlerin işlevi öncelikle ağaç oymacılığı ve muhtemelen ağaç kabuğu soyma içindi. (Soldan Sağa: 2144, 11616/1487, 11812/1571, 15728/4394, 15752/4947, 11622/1487, 2176, 11838/1571)

Mızraklar

Mızraklar geniş bir boyuta sahiptir, aslında Wisconsin'de bulunan en büyüğü burada gösterilmektedir ve 75 santimetre uzunluğundadır. Bazıları körelmiş olsa da, bu eserlerin çoğunluğu her iki uca da işaret edilmiştir. Turnanın birincil işlevi delme veya delme amacıyla, belki de kış balıkçılığı için buzu kırmaktı (Penman 1977:19).(Soldan Sağa: 40301/1083(75cm), 40301/1083, 2173, 2183, 2184

Bızlar / İğneler

Bızlar ve iğneler, Eski Bakır Kompleksi sitelerinde bulunan en yaygın eser türlerinden birini oluşturmaktadır. Bızlar, mızraklara benzer şekilde, muhtemelen derileri delmek için perforatör işlevi gördü. Bu aletlerin daha kolay ve daha güvenli kullanım için bir sapa asıldığına dair yeterli kanıt var. Şu anda Wisconsin'den MPM koleksiyonunda boyları 2 ila 40 cm arasında değişen yaklaşık 250 bız bulunmaktadır. (Soldan Sağa: 11633/1487, 11820/1571, 111634/1487, 11635/1487, 11636/1487, 49530/16605, 49531/16605, 29585/8115, 13464/2922, 11893/1571)

Balık kancaları

Balıkçılık, Arkaik dönemde önemli bir geçim kaynağıydı ve olta bu aktivitenin bir kanıtıdır. Bu aletler, bakır bir çubuğun bir kanca şeklinde bükülmesi ve ucunun keskin bir noktaya dövülmesiyle yapılmıştır. Burada uzunluk olarak 2,5 ile 17 santimetre arasındaki boyut aralığını görebilirsiniz. (Aşağıdan Yukarıya: 52720/18281, 25342/5709, 25324/5709, 15152/4004)

Zıpkınlar

Oltalar kadar yaygın olmasa da zıpkınlar, içinde dikenli ve mızrağa saplandıkları oltanın çok daha sofistike bir versiyonudur. İşte bu tür balık tutma aracının üç versiyonu. (Aşağıdan Yukarıya: 2167, 11860/1571, 12516/2534 )

Bıçaklar


(Aşağıdan Yukarıya: 15729/4394, 11780/1571, 15707/4394, 2121, 2090,
56769/22722)

(Aşağıdan Yukarıya: 38007/10213, 2110, 11609/1487, 15628/4394)

Bıçaklar çeşitli şekil ve boyutlarda gelir. MPM koleksiyonunda yaklaşık 100 bıçak var ve uzunlukları 4 ila 32 santimetre arasında değişiyor. Bir sapa tutturulmuş ve et veya bitki materyali kesmek için kullanılmış olabilirler. Bu aletler köreldikçe, muhtemelen yeniden keskinleştirildiler ve gıda işlemede kullanıldılar.

Mermi Noktaları

"Sıçan Kuyruğu" Noktaları

Bu mızrak ucu stili, Batı Büyük Göller'de bulunan yaygın ve ayırt edici bir formdur. Geniş bir boyut aralığı görülebilir, ancak şekilleri keskin sivri bir gövdenin ve oval bir bıçağın tipik özelliklerini korur. Bu bakır mermiler tahta bir şafta saplanmış olurdu. (Soldan Sağa: 2059, 11814/1571, 11898/1571, 2062, 2069, 2060, 15612/4394, 1858)

Mızrak saplı Noktalar

Bu tür mızrak ucu yaygındır ve fare kuyruğu noktalarıyla aynı zamanda olabilir. Şu anda MPM koleksiyonunda yaklaşık 100 farklı saplı nokta var. Bunlar yaklaşık 5 ila 25 santimetre uzunluğundadır. Bu mermilerin gövdesi, tahta bir şafta yerleştirilmiş ve muhtemelen sarılı kordon veya sinir ile güçlendirilmiş olurdu. (Soldan Sağa: 1908, 15730/9394, 1910,1911, 11786/1571, 11577/1487)

Soketli Noktalar

Soketli uçlu noktalar, Eski Bakır Kompleksi'nde üretilen daha yaygın mermi noktalarından biridir. Şu anda MPM koleksiyonunda 300'den fazla örnek var. Boyutlarına bağlı olarak, bu mermiler ya mızrak uçları ya da atlatl dart uçları olarak işlev görürdü. Soket, tahta bir şafta saplanmış ve muhtemelen etrafına sarılmış bir kordonla sabitlenmiş olurdu. Bazı soketlerde, mermiyi bir bakır pim/çivi ile mile daha iyi sabitlemek için perçin delikleri bulunur. Tipik olarak, mermiye ekstra stabilite katacak olan dorsal yüzey boyunca uzanan bir çıkıntıya sahiptirler. Boyutları birkaç santimetreden 20 santimetreye kadar değişir. (Soldan Sağa: 15604/4394, 11909/1669, 11511/1487, 34559/9543, 11505/1487)

Düz saplı Noktalar

Tabanlarının şekli nedeniyle bazen balık kuyruğu noktaları olarak adlandırılan düz gövdeli noktalar, çok çeşitli boyutlar gösterir. Çoğu mermi noktasından daha az yaygın olmakla birlikte, hançer veya bıçak olarak da işlev görmüş olabilirler. (Soldan Sağa: 2082, 11769/1581, 13479/2998, 1866)

Konik-soket Noktaları

Bu tür bir mermi noktası batı Büyük Göller boyunca bulunmuştur, ancak MPM koleksiyonunda bu noktalar esas olarak doğu Wisconsin'dendir. Daha sonraki bir çeşit oldukları ve belki de atlatl ipuçları olarak kullanıldığı düşünülmektedir. (Soldan Sağa: 34557/9543, 2067, 15598/4394, 15613/4394, 32717/9074, 15649/4394, 56765/22722)

Testere Dişi Taban Noktaları

Bu benzersiz mermi noktası türleri daha az bulunur. Müze koleksiyonunda 20'den az eser var ve bunlar hem Michigan'da hem de Wisconsin'de bulundu. Boyut aralığı genellikle daha küçüktür, 4 ila 15 santimetre arasındadır. Testere dişi tabanı, çok güvenli bir mermi ile sonuçlanan ustaca bir saplama şeklidir. (Soldan Sağa: 11889/1571, 15737/4394, 1915, 1924, 11592/1487, 15712/4394, 30379/8075, 11593/1487)

Spatula-taban & amp Dikenli-taban Noktaları

Bu tip bakır mermi noktaları çok yaygın değildir, ancak tipik olarak tek biçimli bir şekil sergilerler. Saplama tekniklerindeki farklılık, büyük olasılıkla ilgisiz kültürel grupların sonucu olan farklı inovasyon biçimlerinin göstergesidir. Bu mızrak uçları, Geç Arkaik dönemin Eski Bakır Kompleksi sırasındaki teknolojik ustalığın güzel örnekleridir. (Soldan Sağa: 30361/8175, 11744/1487)

Bakır "Afiş Taşı"

Bu tür eserler oldukça nadirdir ve Büyük Göller boyunca çok azı bulunmuştur. Taş örneklerine benzerlikleri nedeniyle, bu aletlerin aynı boyut ve şekildeki afiş taşlarına benzer şekilde atlatl ağırlık işlevi gördüğüne inanılmaktadır. Bu örnek (43402/11996) 13 x 12,5 x 1,6 santimetre ölçülerindedir ve 1916'da bir kanalizasyon açmasının inşası sırasında Fond du Lac, Wisconsin'de 20 bakır eserden oluşan bir önbellekle birlikte keşfedilmiştir.

Süsler

Hilal


(Aşağıdan Yukarıya: 15206/4293, 2106, 2104, 25293/5709, 11744/1487)

Hilal şeklindeki nesnelerin tam işlevi, özel amaçlarına ilişkin çok sayıda tartışmaya neden olurken, bazıları kesici alet olarak kullanılmış olabileceğine inanırken, diğerleri daha çok boyuna süs olarak takıldığını iddia ediyor. Hilaller çeşitli şekil ve boyutlarda gelirler ve genellikle keskin olmayan kenarlara sahiptirler, bu da onların kesici alet olarak kullanılmamış olabileceğini düşündürür.


(Soldan Sağa: 3035/8175, 2089, 2101)

Boncuklu Kolyeler


25149/5781 (Milwaukee County'de bulundu)

Boncuklu kolyelerin geç Arkaik dönemde (yaklaşık MÖ 1500) zenginlik işareti olarak daha sık üretildiği varsayılmaktadır. Boncuklar yaygın olarak bulunurken, bütün kolyeler nadirdir. Bu bakır boncuklar tipik olarak farklı silindirik uzunluklarda yuvarlanır ve daha sonra organik lifli bir kord ile diş açılmış olur. Aşağıdakiler, Milwaukee bölgesinde bulunan iki güzel bakır kolye örneğidir.

Bilezikler & amp Kolye

Kişisel süs eşyalarının diğer örnekleri arasında bilezikler ve kolyeler sayılabilir. Bileklik/bilezikler bilek veya ayak bileklerine takılırken, kolyeler bir kordona takılıp boyuna takılırdı. Bu eşyalar bir tılsım gibi davranmış veya sadece dekoratif mücevher olarak takılmış olabilir. Bu tür eserlerin, proto-tarihsel döneme kadar uzanan Eski Bakır geleneğinin geç tezahürleri olması muhtemeldir. BİLEZİKLER (Yukarıdan Aşağıya: 11721/1487, 11790/1571)


Tarih Boyunca Bakır ve Sağlık

Antik çağlardan beri şifacılar, sağlığın desteklenmesi ve sürdürülmesinde bakırın rolünü anladılar. Bu yazıda, eski Mısırlılardan Yunanlılara, Azteklere, Roma imparatorluğuna, 19. yüzyıl Fransa'sına ve nihayet modern çağa kadar bakırın tarih boyunca tarihini inceliyoruz. Başlayalım!

Sağlık Hizmetlerinde Bakırın Tarihçesi

Eski Mısırlılar, içme sularını sterilize etmek, baş ağrılarını iyileştirmek ve cilt rahatsızlıklarına yardımcı olmak için bakır kullandılar. Ayrıca yaklaşık M.Ö. 400 yıllarında modern tıbbın babası olarak bilinen (ve ardından “Hipokrat yemini” olarak anılan) Yunan Hipokrat, çeşitli hastalıkların tedavisi için bakırı tavsiye etmiştir.

Eski Aztek uygarlığı bile, boğaz ağrısı ve enfeksiyonlarla savaşmak için bakırla karıştırılmış suyla gargara yapmak da dahil olmak üzere tıbbi amaçlar için bakır kullandı. Benzer şekilde, eski Hindistan'da ve uzak doğuda bakır, cilt rahatsızlıklarını, akciğer hastalıklarını ve göz enfeksiyonlarını tedavi etmek için kullanıldı. Roma İmparatorluğu döneminde doktorlar, mideyi temizlemek, vücuttaki toksinleri temizlemek, ağız yaralarını ve ülserleri iyileştirmek ve göz enfeksiyonlarını, kataraktları ve hatta zührevi hastalıkları iyileştirmek için bakır kullanılmasını tavsiye ettiler.

Bakır, daha yakın dönemlerde sağlık tarihinde de merkezi bir role sahip olmuştur. Örneğin, 19. yüzyılda Paris'teki kolera salgınları sırasında, bakırın güçlü bir bağışıklık sistemini desteklemedeki önemini öğrenen hekimler hayretler içinde kalmışlardır. Özellikle Fransız doktorlar, komşuları hastalığa yakalanırken, bakır işçilerinin koleraya karşı bağışık göründüğünü öğrendi. 19. yüzyılın sonlarında, Avrupalı ​​doktorlar ayrıca artritin yanı sıra ishal, dizanteri ve tüberküloz tedavisinde bakırın kullanılmasını tavsiye ettiler.

Bakır, 20. yüzyılda sağlık tarihinde önemli bir rol oynamaya devam etti. Örneğin, 1939'da Alman tıp araştırmacıları, bakır madencilerinin bakır madenlerinde çalıştıkları sürece artritten etkilenmediklerini keşfettiler. Bu gözlem, tıp araştırmacılarını artrit, ateş, siyatik, boyun ve sırt ağrısı çeken hastaları tedavi etmek için bakır kullanmaya yöneltti. Son yıllarda, bazı tıp araştırmacıları, beyaz şaraba göre daha yüksek bakır içeriğine sahip olan kırmızı şarabın Fransızlar tarafından önemli ölçüde tüketilmesi nedeniyle, tüm Avrupa ülkeleri arasında Fransa'da kalp krizi hızının en düşük olduğunu teori haline getirdiler. üzümün kabuğu bozulmamış (kırmızı şaraba rengini veren de bu).

Bakırın sağlıklı bir bağışıklık sistemindeki önemli rolü, kusurlu bakır emilimini içeren kalıtsal bir hastalık olan “Menke hastalığı”ndan muzdarip bireylerle ilgili tıbbi araştırmalarla da desteklenmiştir. Bu hastalığa sahip kişiler genellikle bağışıklık sistemi ile ilgili enfeksiyonlardan ölürler ve bu da bakır emiliminin eksikliğinin onları enfeksiyona karşı daha savunmasız hale getirdiğini gösterir. Ayrıca, bakır eksikliği olan hayvanların, salmonella ve listeria gibi tehlikeli bakterilere karşı daha savunmasız olduğu gösterilmiştir. Bu tıbbi araştırma, araştırmaları bakırın sadece çeşitli hastalıkları tedavi etmekle kalmayıp, aynı zamanda hastalıkların önlenmesine de yardımcı olduğu sonucuna götürdü.

Bakırın sağlıktaki rolüyle ilgili en son çalışmalardan birinde bilim adamları, bakır bir kapta su depolamanın, e.coli salmonella gibi ciddi bakteriler de dahil olmak üzere mikrobiyal olarak kontamine içme suyu üzerindeki etkisini incelediler. İnanılmaz bir şekilde, bilim adamları, başlangıçta kirlenmiş suyun 16 saat sonra tamamen bakteri içermediğini keşfettiler. Bu çalışma, şifacıların eski zamanlardan beri bildiklerini desteklemektedir: bakırın inanılmaz sağlık özelliklerine sahip olduğu.

Yazarlar Hakkında: Bu makale, mevcut tüm bilimsel çalışmalardan ve diğer ilgili literatürden yararlanılarak araştırmacılar ve yazarlardan oluşan ekibimiz tarafından ortaklaşa yazılmıştır. Araştırmacılar ve yazarlardan oluşan ekibimiz, nitelikli bir tıp uzmanı da dahil olmak üzere deneyimli sağlık araştırmacılarından oluşmaktadır. Lütfen bu makaledeki bilgilerin profesyonel tıbbi tavsiye, teşhis veya tedavinin yerini alması amaçlanmadığını veya ima edilmediğini unutmayın.

Bu Makaleyi Beğendiniz mi?

Okuduğunuz için teşekkürler! Bu makaleyi beğendiyseniz, aşağıdaki makaleleri de beğenebilirsiniz: Copper and Prana Shakti ve Oil Pulling: Complete Guide


Eski Bakır Kültürü

Eski Bakır Kültürü olarak da bilinen Eski Bakır Kompleksi, Büyük Göller bölgesinin ilk sakinleri tarafından birkaç bin yıla yayılan ve birkaç bin mil kareyi kapsayan bir dönemde yapılan eşyalara atıfta bulunur. En kesin kanıtlar, MÖ 4.000 dolaylarında Orta Arkaik dönemden başlayarak çok çeşitli aletler üretmek için doğal bakırın kullanıldığını göstermektedir. Bu kanıtların büyük çoğunluğu, doğu Wisconsin'deki yoğun Eski Bakır buluntu konsantrasyonlarından geliyor. Bu bakır aletler, çok çeşitli yapı türlerini kapsar: eksenler, keserler, çeşitli mermi noktaları, bıçaklar, deliciler, oltalar ve zıpkınlar. MÖ 1500 civarında, yapay formlar faydacı nesnelerden kişisel süslere kaymaya başladı, bu da Geç Arkaik ve Erken Ormanlık dönemine doğru sosyal tabakalaşmadaki artışı yansıtabilir (Pleger 2000). Bakır Avrupa temasına kadar Kuzey Amerika'da kullanılmaya devam ederken, başta sembolik süs eşyaları olmak üzere sadece küçük miktarlarda kullanıldı.

Milwaukee Halk Müzesi, bölgedeki en büyük Eski Bakır Kompleksi eser koleksiyonlarından birinin bekçisi olduğu için şanslı ve toplamda 1.500'den fazla parça var. Bu montaj, küçük bakır parçalarından baltalar ve mermi noktaları gibi büyük aletlere kadar her şeyi içerir. Bu materyalin büyük miktarlarını barındıran diğer kurumlar şunlardır: Madison'daki Wisconsin Eyaleti Tarih Kurumu, Chicago Field Müzesi, Green Bay'deki Neville Halk Müzesi, Washington DC'deki Amerikan Doğa Tarihi Müzesi ve Philadelphia'daki Pennsylvania Üniversitesi Müzesi. bir kaç. Özel ellerde tam olarak hangi sayının var olduğu ancak tahmin edilebilir, ancak bu eski bakır geleneği hakkındaki anlayışımızı arttırmak için bu koleksiyonların araştırma ve yayın için erişilebilir hale getirilmesi önemlidir.

Yirminci yüzyılın başında, Bay P.V. Menasha Wisconsin'den Lawson, eyaletteki en kapsamlı Eski Bakır envanterini derledi ve en az 13.000 bakır eser olduğu tahmin ediliyor (Brown 1904:50). Bu ilk tablolamadan sonraki yüz yıl içinde, şimdiye kadar keşfedilen toplam Eski Bakır eserlerin sayısını değerlendirmek zordur, ancak büyük olasılıkla 20.000 aralığında olabilir. Kanıtlar, ilk Avrupalı ​​öncülerin bu değerli metali yeni maddi kültür ürünleri oluşturmak için eritmemeleri halinde toplam sayının çok daha fazla olacağını göstermektedir (ibid).

Wisconsin'deki Arkaik Dönem

Arkeologlar, Yukarı Ortabatı'nın tarih öncesi kültürlerini dört ana döneme (kronolojik sırayla) ayırırlar: Paleo-Hint, Arkaik, Ormanlık ve Mississippian. Bu dönemlerin her biri, teknolojideki ve sosyal organizasyondaki gözlemlenebilir değişikliklere dayalı olarak daha da alt bölümlere ayrılmıştır. Yaklaşık 9.000 yıl önce başlayarak, teknolojideki ve geçim stratejilerindeki değişiklikler, Paleo-Hint Aşamasından Arkaik Aşamaya geçişi işaret ediyor. Bu süre zarfında, Büyük Göller bölgesindeki flora ve fauna türlerinde çeşitliliğe yol açan iklimsel ve çevresel dalgalanmaların devamı oldu.

Arkaik Aşama ile ilişkilendirilen dört farklı yerleşim türü vardır. İlk ve en görünür site türleri şunlardır: Ana Kamplar, yıllık veya mevsimlik işgali olan. İkinci site türü Özel Amaçlı Siteler, yani avlanma/toplama kampları. Bunlar kısa bir süre için işgal edildi ve bu tür sitelerden çok az maddi kanıt kaldı. Üçüncü tip ise Taş Ocağı Siteleri, ana odak noktası litik veya bakır gibi hammaddelerin işlenmesidir. Dördüncü tip Arkaik Dönem sit alanları şunlardır: morg ya da farklı kutsal alanların seçildiği ve ritüellerin gerçekleştirildiği mezar yerleri.

Yukarı Ortabatı boyunca Arkaik Geleneğin gelişmesine rağmen, düzensiz ve düzensiz olmasına rağmen, dönem üç ana birleştirici özellik ile tanımlanabilir: 1) Geçim çeşitli küçük oyun türlerinin avlanmasına ve çeşitli yabani bitki türlerinin toplanmasına dayanır, 2) Arkaik Gelenekte çanak çömlek yoktur, 3) Gömüler doğal tepeciklerde veya düz mezarlıklarda meydana gelir, ancak insan yapımı mezar höyüklerinde bulunmaz (Stoltman 1986:207). Orta Arkaik Dönem, yaklaşık 6.000 yıl önce, birkaç farklı eser türünün yeniliğine dayalı olarak başlar. Bu dönemde Eski Bakır Kompleksi, bıçaklar, mermi uçları, ahşap işleme aletleri, deliciler ve süs eşyaları gibi faydacı öğelerin üretimi için yerli bakırı yoğun bir şekilde kullanmaya başladı.

Eski Bakırın Tarihi Yorumu

19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında, Wisconsin'deki Eski Bakır üretimiyle ilgili hakim teoriler, kökleri hem saflığa hem de ırkçılığa dayanan dönemin sosyal iklimini yansıtıyordu. Popüler inanç, bu sofistike teknolojinin Avrupa yerleşiminden önce Büyük Göller bölgesini işgal eden yerli kabilelerin ürünü olamayacağıydı. Önceki teoriler, Avrupa'dan Bronz Çağı halklarının Atlantik Okyanusu boyunca bakır talebini karşılamak için Superior Gölü'ne gittiklerini iddia ediyordu. Diğer şüpheli teoriler bu bakır üretimini çeşitli şekillerde Fenikelilere, Berberlere ve Vikinglere bağladı (Griffin 1961, Martin, 1999). Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, bu tür kavramları doğrulayacak hiçbir arkeolojik kanıt bulunamamıştır.

Geçen yüzyılın başında artan bilimsel araştırmalar ve arkeolojik kazılar, bakış açılarının değişmesine neden oldu. Bununla birlikte, Wisconsin'deki Eski Bakır Kompleksi'nin yaşının ilk kesin kanıtı, 1950'lerde radyokarbon tarihlemesinin geliştirilmesine kadar gerçekleşmedi. Bu sonuçlar, Great Lakes bakırının yerli kullanımının MÖ 4.000 dolaylarında Orta Arkaik zamanlarda başladığına dair kesin kanıtlar sağladı.

Madencilik ve İmalat


(Eskiden Milwaukee Halk Müzesi'nde bulunan Arkaik Bakır Madeninin Minyatür Diorama'sı)

1950'lerde Milwaukee Halk Müzesi'nden Dr. Robert E. Ritzenthaler, Eski Bakır Kompleksi'nin kökeninin "Wisconsin bölgesinde yaşayan erken bir avcı ve toplayıcı grup, kendine özgü faydacı türlerin üretimi için doğal bakır kullanmaya başladığında ortaya çıktığını öne sürdü. İlk başta, buzul sürüklenmesindeki külçeler kullanışlı bir kaynak sağladı, daha sonra, Michigan'ın Yukarı Yarımadası'ndaki Superior Gölü'nün güney kıyısı boyunca Isle Royale ve Keweenaw Yarımadası'nın tuzak kayalarından bakır çıkarıldı (Ritzenthaler 1957). :323).

Eski Bakır Kompleksi imalatçıları tarafından kullanılan birincil bakır kaynaklarının, Keweenaw Yarımadası'ndaki Superior Gölü'nün güney kıyıları boyunca 120 mil boyunca uzanan doğal cevher yataklarından geldiği konusunda geçen yüzyılda çok az tartışma olmuştur. Bu doğal metal, tipik olarak %95'in üzerinde olağanüstü bir saf bakır oranına sahiptir. En çok kullanılan mayınlar Isle Royale, Keweenaw ve Ontonagon'da keşfedildi. Aşağıdakiler, Bay J.T. tarafından geçen yüzyılın başından bir alıntıdır. Michigan, Calumet'teki Tamarack Madencilik Şirketi'nden Reeder, bu bölgedeki cevher yataklarını anlatıyor.

"Victoria bölgesi çevresinde, eski Minnesota (şimdi Michigan), Rockland, Mass and Adventure ve Winona, yüzlerce eski Hint bakır ocağı var. Binlerce olduğunu söylemek abartı olmaz. Birkaç metreden uzanırlar. çakıl ve sağlam kayaya otuz fit kadar" (Brown 1904:54).

Bu tarih öncesi bakır ocaklarının son analizi, bunlardan çıkarılan bakır miktarı konusunda büyük tartışmalara yol açtı. Precisely what tonnage of copper was mined is difficult to determine, as no comprehensive study of the prehistoric mines has been completed. The largest estimate puts the total extracted copper ore during the Archaic period at as much as 1.5 billion pounds (Drier et. al. 1961). However, the real amount of native copper ore extracted during the prehistoric period is currently unknown (Martin 1995).

There is less contention regarding the techniques used to extract the copper from the bedrock. Thousands of grooved hammerstones have been found in and around these prehistoric mining pits, supporting the theory that a great deal of manual labor was necessary to remove the copper ore. Another useful technique likely used to extract the ore was via thermal induced shattering, in which miners would light a fire beside the desired vein of ore, thus heating the rock surface. By applying water to this hot surface it would cause the rock to shatter, allowing for easier removal of the copper ore.

Once the copper was extracted, the primary method of tool manufacture was by hammering the ore into the desired form. An additional fabrication technique was annealing, a process in which the ore was heated to a more malleable state then hammered into shape. Analysis of these artifacts exhibits obvious signs of layering, caused by hammering and folding the copper to produce the finished product. To date, there is no convincing evidence that archaic populations of the Old Copper Complex smelted copper to pour into pre-made moulds (Martin 1999). Indeed, many copper artifacts show extreme uniformity and quality, indicating a high degree of technological specialization. This has led to speculation that Old Copper Complex artisans did in fact reach the level of smelting copper ore (Neiburger 1984). Exactly where these centers of innovation were located is so far poorly understood yet the distribution of Old Copper finds across the landscape provides some indication of where the core Copper Complex areas were concentrated.

Web page produced by University of Wisconsin-Milwaukee Anthropology and Museum Studies graduate student, Kevin M. Cullen in 2006
Questions? Contact Dawn Scher Thomae


Materials: Iron & Steel

Iron is one of the commonest (and cheapest) metallic elements on the planet. In fact, by weight it makes up about 5% of the planet's crust, where it is found as a range of slightly impure "iron ores": hematite, limonite, magnetite, etc.

It was not until about 1200 BC that iron became general for the production of tools because the temperatures needed to process the ore exceeded what most ancient kilns were able to reach. Pure iron has a melting point of 1,535°C. The limit of an ancient furnace was about 1,150°C. (Recall, by contrast, that copper has a melting point of 1,083°C. Ancient pottery kilns sometimes also reached temperatures in this range, but it was rare to get far above it.)

It was eventually discovered that the introduction of three to four percent carbon to the mixture could sometimes lower the melting temperature (ultimately to as low as about 1,150°, hence just at the furnace limit). Unfortunately, carbon also tended to contribute to the brittleness of the resultant products. Therefore the controlled introduction of carbon into iron ore remains a critical aspect of iron and steel production. (Carbon is not used in the production of bronze.)

Carbon was not the only technological innovation involved, however. Furnace structure and fuel were important in reaching the necessary temperatures. Hardwoods, such as those of the central African area, burn hotter than softer woods. (This is probably the reason for the especially widespread mastery of iron in some areas of Africa.) Further, the use of charcoal in place of wood allowed a yet hotter fire. So did the eventual discovery of coal as a fuel. Similarly, the use of bellows to force air into the kiln produced more rapid burning and faster release of heat by increasing the oxygen available to the fire.

XIXth-century iron cooking pot with iron stand, from Wales. Virtually identical items were common throughout northern Europe and North America.
Museum of Welsh Life, Cardiff

Carbon-free iron heated to the maximum of ancient furnaces, while still not actually reaching its melting point, could be pounded (forged) to purify it and shape it, even without any admixture of carbon. Iron worked in this way and containing only negligible carbon is called "wrought iron," and its production is necessarily quite time-consuming. On the other hand, iron with high carbon content and as a result with a lower melting point could be melted and molded and is referred to as "cast iron." In Europe successful iron casting dates only to about the 1300s AD. However, in China iron casting dates to the 500s BC, when cast iron began to be used for the production of agricultural implements.

Even once the technology was known, manufacturing iron was not easy and could easily fail if the ore was not sufficiently porous or if there was too much oxygen available or if the lumps of charcoal used to introduce carbon were too large. It is important to remember that throughout history more groups knew about iron, and valued it, than could produce or work it. (Click me.)

The term "Iron Age" is given to those periods around the world in which iron came into general use. The specific dates of course vary from region to region, and the rigidity with which one defines "general use." One date sometimes given for the earliest iron production is about 2000 BC (for Turkey). Iron appeared in Africa by 600 BC, probably from Southwest Asia via Egypt, Nubia, and the Sahel corridor running south of the Sahara, and substantial iron working began in what is today Nigeria by the 300s. In most parts of the world, the use of iron largely displaced the prior use of bronze, and hence the "Iron Age" succeeded the "Bronze Age." Except in the northeast, there was no Bronze Age in Africa, where iron directly displaced the use of stone tools.

Steel is an alloy of carbon and iron (the metallic element, not the finished product). It contains less carbon (0.2 to 1.5%) than cast iron, but more than wrought iron. High-carbon steel is harder and more brittle, while lower carbon content makes the product softer and easier to work.

Usually traces of such other metal oars as chromium, nickel, copper, tungsten, etc. are also added to produce kinds of steel with slightly different characteristics.

The production of steel requires the removal of more of the impurities in iron ore than iron production does, often through the application of greater heat than ancient furnaces could produce.

It is easy to think of steel as iron ore to which carbon is added, but in actual production it was often cast iron from which carbon was removed, a process called "decarburizing," and in China several processes for accomplishing this were used beginning in the Hàn dynasty 汉 (206 BC - AD 220).

In general, steel is an improvement over iron in being less brittle, but its characteristics vary by the amount of carbon in the alloy. The introduction of other metallic ores allows the production of special purpose steels, such as stainless steel, made with chromium.

An important technique in modern and late historic steel production is "quenching," that is, heating the metal and then rapidly lowering its temperature again by plunging it into water. (See below.) The result is a dramatic increase in the strength of the metal, strength which can be increased yet further by repeating the process. The earliest quench-hardened steel that we know about dates from about 1200 BC or so. (Homer refers to the process.) But steel was too difficult to produce dependably to come into wide use at that point.

Obviously there is a fine line between iron and steel, and some metallic products are difficult to classify as quite one or quite the other. Techniques for raising furnace temperatures, controlling carbon content, and quenching after raising the metal to just the right temperature were central to the production of iron-ore based tools that were actually superior to bronze ones rather than merely cheaper.


The Great Ancient Copper Mines of Michigan

It is estimated that half a billion pounds (Ref.1) of copper were mined in tens of thousands of pits on Isle Royale and the Keweenaw Peninsula of Michigan by ancient miners over a period of a thousand years. Carbon dating of wood timbers in the pits has dated the mining to start about 2450 BC and end abruptly at 1200 BC. Officially, no one knows where the Michigan copper went. All the “ancient copper culture” tools that have been found could have been manufactured from just one of the large boulders. A placard in London’s British Museum Bronze Age axe exhibit says: “from about 2500 BC, the use of copper, formerly limited to parts of Southern Europe, suddenly swept through the rest of the Continent”. No one seems to know where the copper in Europe came from.

Indian legends tell the mining was done by fair-haired “marine men”. Along with wooden tools, and stone hammers, a walrus-skin bag has been found (Ref.1). A huge copper boulder was found in the bottom of a deep pit raised up on solid oak timbers, still preserved in the anaerobic conditions for more than 3,000 years. Some habitation sites and garden beds have been found and studied (various ref.). It is thought that most of the miners retired to Aztalan (near Madison, Wisconsin) and other locations to the south at the onset of the hard winters on Lake Superior. The mining appears to have ended overnight, as though they had left for the day, and never came back.

During this thousand-year period of mining, some of the miners must have explored the continent to the west, as evidenced by strangely large skeletons in a lot of places, such as the red-haired giants who came by boat to Lovelock Cave on Lake Lahontan (Nevada), that were found in 1924 with fishnets and duck decoys (Ref.77). There is “biological tracer” evidence for foot traffic back and forth across the continent, more that three thousand years before the Lewis and Clark Expedition. Huber (Ref.27) describes the “remarkable” presence of the shrub Devil’s Club on Blake Point, the northern tip of Isle Royale, and on Passage Island, offshore, and also on small islands around Rock Harbor, on Isle Royale. Its usual habitat is the rainforest gullies of the conifer forests of the Pacific Northwest. Huber claims it appears nowhere else east of the Rocky Mountains. This plant has giant leaves, with spines underneath, and frightfully spiny woody stems. It has a history of traditional use as a medicine, to treat diabetes, tumors, and tuberculosis, with its effectiveness confirmed by modern studies. It appears likely it was carried in a medicine bag to this remote island in Lake Superior in ancient times, and the places where the Devil’s Club are found are showing us where the miners were using medicines.

Silver in the Copper

Pieces of the “native” Michigan copper sometimes have crystals of silver inclusions, mechanically enclosed but not alloyed this is called “halfbreed copper”. In the commercial mines, the miners are said to have cut these silver nodules off with knives, and take them home. The presence of silver nodules in “Old Copper Culture” tools shows they were made by hammering, called “cold working”. These hammered weapons and tools found in Hopewell mounds sometimes “show specks of silver, found only in copper of Lake Superior” (Ref. 69). Apparently, one instance of identification by silver inclusion has occurred overseas: In this letter of December 1 st , 1995, Palden Jenkins, a historian from Glastonbury, writes, “I met the farmer who owns the land on which a megalithic stone circle is, called Merry Maidens, in far west Cornwall. While clearing hedges, he discovered an arrowhead, which was sent to the British Museum for identification. The answer returned: ‘5,000 years old source, Michigan, USA’.” (Ref.76).

Trace Element Analysis

The temperature of a wood fire is 900°C, and with charcoal above 1000°C, but forced air fires are hotter, and met the need to obtain the 1084°C melting point of copper. NS melting of crystallized copper, and pouring it into oxhide molds (the shape of the skin of a flayed ox) for shipping, wherever it was done, is the first step in its contamination. Re-melting, for pouring into tool molds, can involve the use of fluxes, fuel contamination, the addition of used/broken tools, and the addition of arsenic or tin.

Since metals always contain small portions of trace elements, it was thought we could follow the copper, by looking at trace elements in copper elsewhere, to see if it matched. The six early studies reported by Griffin (Ref.25), all report native copper at 99.92% copper. Rapp and others (Ref.8,53) report that using trace element “fingerprints”, using mostly Lake Superior copper samples, probable geographic/geologic source identification can be done. The work of Hancock et al. (Ref.47) showed again that native copper, including Michigan copper, showed lower levels of tin, arsenic, gold, and especially cobalt, than “European copper” manufactured artifacts. The British Museum reported “generally low trace element content [in] our Egyptian artifacts” (Ref.2). Years ago, the author collected some European copper and bronze axes, thinking that he might do some sampling of them for some commercially-available trace element analysis. Unfortunately, sample testing is only useful for hammered copper tools, not melted/cast ones. Looking at artifacts, full of mixed contaminants in their manufacturing, has for the most part, not been helpful. We need to look at the least-disturbed samples, the ingot form in which copper was shipped.. .


All decorative metalwork was originally executed with the hammer. The several parts of each article were hammered out separately and then were put together by means of rivets, or they were pinned on a solid core (for soldering had not yet been invented). In addition, plates of hammered copper could be shaped into statues, the separate pieces being joined together with copper rivets. A life-size Egyptian statue of the pharaoh Pepi I in the Egyptian museum, Cairo, is an outstanding example of such work.

After about 2500 bce , the two standard methods of fabricating metal—hammering and casting—were developed side by side. The lost-wax, or cire perdue (casting with a wax mold), process was being employed in Egypt by about 2500 bce , the Egyptians probably having learned the technique from Sumerian craftsmen (görmek sculpture). Long after the method of casting statues in molds with cores had superseded the primitive and tedious rivetting process, the hammer continued as the main instrument for producing art works in precious metals. Everything attributable to Assyrian, Etruscan, and Greek goldsmiths was wrought by the hammer and the punch.


The Last Few Months Have Yielded Many Artifacts at Srisailam

Six sets of copper plates (18 leaves) were found during the course of renovation work in Ghanṭa Maṭham at Srisailam, carried out by the temple authorities. Out of 6 copper plate sets, 4 sets are written in Sanskrit language and Nandi-Nāgarī script, and the other 2 plates are in the Telugu language , although they are yet to be deciphered. “All the plates can be assigned between 14th-16th century CE [AD],” said Chenna Reddy, Dean of Archaeology at Telugu University Campus and Director of Archaeology and Museums, in The Deccan Chronicle .

And that’s not all. This is the third of a recent spate of such discoveries over the last few years!

In October, 2020 a brass box was discovered the ancient Ghanta Matham, which contained 15 British-era gold coins, 18 silver coins and a gold ring at, as per a report by Hindu . Srisailam Publications Editor Anil Kumar said in a release that the gold coins were minted between 1880 and 1911, while the silver coins were minted between 1885 and 1913, and another silver coin found separately was minted in 1892.

I 2017, a stash of treasures including 700 grams of gold ornaments, comprising three gold kadiyams weighing 525 gm, 18 gold coins and four rings. The silver component of the hoard was 147 silver coins, silver vessel weighing 395 gm and a tumbler weighing 133 gm.

Ornaments, silver vessels and coins found at the Ghanta Matham in Srisailam in 2017. ( Deccan Chronicle )


From Stone to Copper Age: Secrets of the Earth Revealed

In many ways, the Copper Age is seen as a transitional period between the Stone and the Bronze ages . Many scholars today place the Copper Age within the Neolithic period, while some classify it as part of the broader Stone Age as use of copper was not truly widespread everywhere. Of course, it needs to be understood that these periods lasted for thousands of years, and that it took a long time for certain cultures and civilizations to understand the nature of smelting ores to achieve metals.

For a time, copper was all the craze in the world. In an era when stone tools reached their highest advance stage, such a big change and a new material was equal to absolute wonder. Copper - although unrefined and malleable - was tough, strong, and much more versatile than stone. Great for use in weapons and tools, copper gave a much needed edge to those tribes and cultural groups that mastered its creation process.

So, with the rise of the copper age, new cultures were formed, and new forms of prestige appeared. Economy was emphasized too, with evidence of long trade routes. Moreover, it can be safely said that there was a greater emphasis on the warrior culture, especially in Europe. In archaeology, the first signs of massacres, battles, and warrior burials begin appearing with the rise of the Copper and Bronze Ages.

The Copper Age did not begin at the same time all around the world. In many places this was an isolated process, appearing at roughly the same time in various corners of the globe. Nevertheless, a certain timeframe can be agreed upon, in that the Copper Age lasted from roughly mid-5th millennium BC, all the way to the late 4th, early 3rd millennium BC. At that time, people discovered that by adding tin to copper, a stronger and more durable metal could be created Bronze. From that point on, the Bronze Age begins.

With the coming of the Copper Age came a more sedentary lifestyle. The Copper Age walled settlement of Los Millares on the Iberian Peninsula is an emblematic example of a Chalcolithic culture. (Jose Mª Yuste / CC BY-SA 4.0 )


Michigan’s Ancient Copper Culture: An Essay on Speculative History

Truth and Lies. Facts and frauds. The history of this planet is filled with both objective and subjective accounts of the events that have transpired throughout the millennia. The subjectivity comes from lone sources, perhaps a single person’s record of an event or conclusions drawn from incomplete evidence whereas objectivity comes from the synthesis of an array of sources. It is to objectivity that we must turn for our final answer. But often, just as in any other situation, the objectivity and the subjectivity, the accepted and the radical, are in conflict with each other. In the realm of speculative history, this rings all too true as the conventions are shaken, or at least attempted to, by those who have alternate ideas of how history unfolded. One such example is unfolding right in our own backyard, as the idea of outside influence on Native American development is proliferating.

As accepted theory currently maintains, cultures of the New World developed independently and isolated from the rest of the world. New publications are pointing to evidence which they believe could overturn this longstanding idea and prove that Native America was indeed in contact with the outside world. For as long as Europeans have been exploring the New World and documenting the inhabitants of the Americas, conjecture arose about their origins, which in fact was simply an earlier incarnation of the speculative history genre. At times of first contact, they were indeed thought to be Indians, a term which still sticks to this day. Throughout the passing years, hypotheses came and went, such as they were survivors of the lost continent of Atlantis, migrants from the besieged Carthage, or descendants of the lost tries of Israel (Fagan 2005:31, Feder 1996:77).

More time passed, and more hypotheses sprung up, some more ridiculous and some more plausible. But, it was not until Jose de Acosta wrote his Historia Natural y Moral de las Indias in 1589 that the most logical and, quite simply, correct solution began to emerge (Fagan 2005:31). After de Acosta’s suggestion that the inhabitants came to the continent on a land source between America and Asia as other animals did, later researchers began to elaborate on the idea (Fagan 2005:31). After Vitus Bering actually sailed the distance between the Russian and Alaskan coasts in 1741, the world became aware of just how close the New and Old Worlds were (Feder 1996:82). Using linguistic studies, a better understanding of geology, and much more recently, genetic testing, we now know that the vast majority, if not all, of Native American populations are descended from immigrants from northeastern Asia.

Though it is obvious that the Native Americans developed a vast influence over the two American continents, some people are beginning to cite evidence that they may not have been the first or only ones here. They say this evidence suggests that explorers, traders, and perhaps even settlers came from many different parts of the globe (Feder 1996:72). Places such as Europe, China, Africa, and Oceania have all been hypothesized as points of origin for these peoples (Feder 1996:72).

One of these hypotheses that seems to have gained a substantial following is that copper miners came from the Mediterranean during the Bronze Age. Most of these advocates point to the Minoans and Egyptians as likely candidates for these traders (Joseph 2002:35). They propose that as a sea-faring culture had its influence spread well throughout the Mediterranean Sea, the Minoans had both the means and the desire to reach North America (Joseph 2002:35). They point out that the Minoans were a culture that heavily embraced the alloy, bronze, of which copper is a primary ingredient. The only source of the quality copper that they needed was in Cyprus, and that was a limited supply (Joseph 2002:37). In order to maintain their position as an economic superpower within the Mediterranean, they needed an abundant supply of copper, which is exactly what the Great Lakes region of North America would have provided them (Joseph 2002:37).

But, in order to make these proposals, these advocates need some sort of evidence. Enter the first piece of circumstantial evidence used by the revisionists: the time frame. Oddly enough, in most other cases the time frame is completely overlooked and revisionists with try to place their events hundreds or thousands of years out of sync with history. This is not in the case of the Minoans, who were at the height of their Bronze Age civilization between 3000 and 1500 BCE with their decline between 1450 and 1200 BCE (Jewell 2004:79). They point out that this almost perfectly coincides with the bulk of the mining done in the Lake Superior region between 2400 and 1200 BCE (Jewell 2004:21).

There are also artifacts that these revisionists use to justify their claims. One of the much more intriguing artifacts was found in Maine in 1975 while a man named Michael Rose dug the foundation to a house along the Penobscot River (Joseph 2002:21). The item found less than twelve feet of earth was a small silver-nickel alloy object that bore a figure which is almost unmistakably the same as the Minoan Earth Goddess (Joseph 2002:34). The object itself is about the area of a nickel and the thickness of a dime (Joseph 2002:34). It appeared to be a piece of a moving type press, exactly like what would have been used to create the identical images all along the infamous Phaestos Disk (Joseph 2002:34).

Other artifacts that are nearly identical to Minoan design have been found along the supposed route that they would have taken. Many labrys, double axes sacred to the Minoans, have been found in Ohio as well as in Wisconsin (Joseph 2002:36). There is also a striking resemblance between copper ingots shaped as ox hide found in Minoan territory to ox hide shaped copper ornaments used by the Woodland peoples of North America from 1000 BCE to CE 1500 (Joseph 2002:34).

One of the most famous artifacts in these circles is known generally as the Newberry Tablet. The Newberry Tablet was a 19 by 26 inch tablet discovered with three statues outside of Newberry, Michigan in 1896. It has what appeared to be a Minoan-Hittite language inscribed on it that is very similar to the Linear A script that was used on Crete (Joseph 2002:36, Jewell 2004:36). Photos of the tablet and statues were submitted to the Smithsonian Institute by a Charles Brebner, where it was brushed off as a hoax (Jewell 2004:41).

The advocates of the authenticity of the tablet are quick to respond that it has never actually been thoroughly studied and given that our current knowledge of the linguistic history of that area of the Eastern Mediterranean, new insights may be yielded to connections in the tablets scripts (Jewell 2004:139-141). This is understandable, given that when the tablet was discovered, the Minoans had only just been discovered by Minos Kailokairinos in 1876, and it was not excavated by Sir Arthur Evans until 1900, four years after the Newberry Tablet had been found.

Another site in Wisconsin has expanded the following this hypothesis had already gained. Rock Lake, a body of water in the town of Lake Mills, and only a few miles away from the Mississippian site of Aztalan, has beneath its waters what are clearly artificial edifices (Rock Lake Research Society 2007). According to the Rock Lake Research Society, an organization of amateur archaeologists that dives in the lake and records their findings, local oral traditions “deny any affiliation to the prehistoric mining operations rather they cite ‘ancient maritime foreigners’ who mined the ‘Red Rock’” and constructed “Rock Teepees” that now lay submerged in Rock Lake (Rock Lake Research Society 2007). The Society has also put together a timeline of events which they believe took place at the site over the past five thousand years that roughly follows the ideas of the European copper mining hypothesis, but their timeline is based mostly on speculation with almost no evidence to support it at all (Rock Lake Research Society 2007).

Regardless of what beliefs the Society may have about the history of the area, the fact remains that there are structures submerged under the lake. The Society has done many dives at Rock Lake and taken photos of many of the structures. Among those photographed are a triangular-shaped mound, a ridge-topped structure made of stone, and a circular, well structure made of stone (Rock Lake Research Society 2007). There is an obvious symmetry to each of these in the photographs, and given the nature of their location, it is highly doubtful that these have been hoaxed by the modern inhabitants.

While the Rock Lake Research Society has done an excellent job of documenting the structures and raising awareness of them, given that there has been almost no work done to excavate them, it is highly presumptuous of them to draw any kind of solid conclusions from the submerged structures. And while they are not attempting to create a fraud to the archaeological community, their results and timeline for the site are a prime example of the subjective conclusions that can be formed off of incomplete evidence.

The same can also be said about the hypothesis of Bronze Age European traders in the Great Lakes region five thousand years ago. Even though there are shreds of evidence here and there that may hint at that conclusion, there are still many factors left unanswered. If these traders were indeed Minoans, who were an urban, commercial culture, why are there no traces of attempts at building any kind of outpost anywhere along the St. Lawrence Seaway? And perhaps more importantly, how would the Minoans have discovered a copper source in such a far distant land in the first place? Questions such as these are necessary, but if Minoan exploration was occurring, they should not be unanswerable.

There is always the possibility that people like the Minoans were making regular trips back and forth between the continents. If any prehistoric culture would be capable, it certainly would be them. They might very well have been just one of many cultures traversing the oceans before Columbus. But the fact remains that, even if they were, they left little to no impact on the Native American population that they would have interacted with. Their arrival did not spark of any kind of sudden jump in technology. Nor did it introduce any kind of written language. In fact, there almost seems to have been a technological regression after the fall of the Old Copper Complex back to Stone Age type subsistence when the modern European explorers arrived (Jewell 2004:75). And even if the artifacts mentioned are validated as original and authentic, they simply remained buried in the earth and ignored by the Native Americans.

It was not until the fully documented and generally accepted arrival of the Vikings in northeastern North America that effects were felt. The tales of the journeys to North America were fully recorded in their Sagas (Feder 1996:111). And unlike the hypothetical copper traders, the Vikings left clearly distinct settlements behind at sites such as L’Anse aux Meadows (Feder 1996:115). They also had noticeable influences on the natures themselves, such as the Norse penny found at a site in Maine, or a Thule figurine that was wearing European clothing (Feder 1996:115)

So, among the truth and lies, the facts and frauds, therein lies one of the milder, more conceivable stories of the genre of speculative history. So many people have tried to rewrite history in a subjective manner that it can become hard to uncover the objective truth. We cannot always accept things as we see them or we will fall victim to frauds. But, if we simply dismiss everything that does not fit into the accepted paradigm as a fraud, we could very well be cheating ourselves of our own past, our own truth.

Fagan, Brian. 2005 Ancient North America: The Archaeology of a Continent. Thames & Hudson. New York.

Feder, Kevin L. 1996 Frauds, Myths, and Mysteries: Science and Psuedoscience in Archaeology. Mayfield. Mountainview, CA.

Jewell, Robert L. 2004 Ancient Mines of Kitch-Gummi: Cypriot/Minoan Traders in North America. Jewell Histories. Fairfield, PA.

Joseph, Frank. And Wayne May. 2002 Minoans in America. Ancient American, 43(7): 34-37.


Videoyu izle: พฒนาการของมนษยกอนประวตศาสตร (Ocak 2022).