Tarih Podcast'leri

Mareth Hattında Dikenli Tel

Mareth Hattında Dikenli Tel

Mareth Hattında Dikenli Tel

Oldukça açık bir şekilde sahnelenen bu fotoğraf, İngiliz birliklerinin Rommel'in Libya'dan çekilmesinin sona erdiği Mareth Hattını koruyan dikenli tellerin bir kısmının yanında ilerlediğini gösteriyor. Askerlerin solundaki düşüşe ve sağdaki yükselişe dikkat edin, Tunus'ta karşılaşılan daha zorlu arazinin bir işareti (Kuzey Afrika Kampanyası)


Mareth Hattında Dikenli Tel - Tarihçe

İlk yıllar:
Dikenli Telin Kısa Tarihi

1863'ten önce, birkaç kişi dikenli tel olarak kabul edilebilecek çit biçimleri yarattı. Bu kreasyonların hiçbiri kitlesel pazara ulaşmadı. 1863'te Michael Kelly, bükülmüş tel tellerine tutturulmuş noktaları olan bir tür çit geliştirdi.
Buluşu düzgün bir şekilde tanıtılsaydı, Dikenli Telin Babası olarak ayrıcalık kazanabilirdi. On yıl sonra, başka bir mucit, dikenli tel endüstrisinin gelişimini ateşleyecek bir patent başvurusunda bulundu.

1873'te Illinois, DeKalb'deki ilçe fuarında, Henry M. Rose eskrimde yeni bir fikir sergiledi. Rayın kenarlarından bir dizi keskin sivri çıkıntılı tahta bir raydı. O yılın başlarında 13 Mayıs'ta patenti alınan çit korkuluğu, bir hayvanı rayla temas ettiğinde "deliklemek" ve çiftlik hayvanlarının kırılmasını önlemek için mevcut bir çite eklenecek şekilde tasarlandı.

Bu çit, üç adamın her birinin, Joseph Glidden, Jacob Haish ve Isaac Ellwood'un dikkatini çekti. Her adam, dikenleri (dikenleri) doğrudan bir tele bağlayarak Rose'un çitini iyileştirme fikrine sahipti. Her biri, yakında onları bir araya getirecek bir buluş üzerinde çalışmak için kendi yollarına gitti.

Efsane, Glidden'in karısı Lucinda'nın bahçesini kapatma fikriyle onu teşvik ettiğini belirtir. Glidden, bir kahve değirmenini değiştirerek uzun bir düz telin etrafına kısa bir teli bükerek deneyler yaptı. Değirmenin bir tarafında iki pim, biri ortalanmış ve diğeri aralarına bir telin sığmasına izin verecek kadar merkezden uzak. Krank döndürüldüğünde, pimler teli bükerek bir halka oluşturuyordu. Tel daha sonra keskin bir nokta oluşturacak şekilde her iki ucundan yaklaşık bir inçlik bir açıyla kırpıldı. Dikenler iki paralel tel telinden birine yerleştirildi. İki tel tel, eski bir taşlama çarkının yan tarafındaki bir kancaya bağlıydı. Dikenler yerleştirildiğinde, tekerlek iki tel teli bükerek ve dikenleri yerinde kilitleyerek döndürüldü.

Bu süre zarfında, bir hırdavat tüccarı olan Isaac Ellwood, kendi dikenli tel versiyonunu mükemmelleştirmede başarısız olmuştu. Joseph Glidden 24 Kasım 1874'te "Kazanan" olarak bilinen eseri için bir patent aldığında, o ve Ellwood bir ortaklık kurdular. Barb Çit Şirketi.

Jacob Haish de bu zamana kadar kendi telinin patentini almıştı ama onu tanıtmak ve satmak için ciddi bir girişimde bulunmamıştı. Dikenli tel için kredi almak isteyen Haish, Glidden ve Ellwood'un bir ortaklık kurma fikrinden hoşlanmadı ve onları yıkmaya çalıştı. Haish, 1873'ün sonlarında Glidden'ın bir patent başvurusunda bulunduğunu, ancak reddedildiğini öğrendiğinde, Haish, 1874 yılının Temmuz ayında "S-Barb" adlı eseri için bir patent başvurusunda bulundu. hukuki anlaşmazlık çıktı. Önce Haish'e bir patent verilmesine rağmen, Glidden, patentini Haish'ten önce açtığı için anlaşmazlığı kazandı. Yenilgiyi kabul etmek istemeyen Haish, "dikenli telin mucidi" unvanını aldı. Yine de, "Dikenli Telin Babası" olarak tanınan Joseph Glidden oldu.

Her gün inşa edilen kilometrelerce çitle, yasal bir çit tanımlama ihtiyacı ortaya çıktı. Kansas'ta milletvekilleri konuyu tartıştı ve uygun eskrim için yasal olarak bağlayıcı tanımlar yazdı. Tarlalar, otlatma için kullanılan araziye bitişik olduğunda, Kansas tüzüğü, sığırları yasal olarak geniş çapta çitlemek için arazi sahibine yük getirdi. Bu belirleme, sığırların sınırsız olarak otlamasına izin veren serbest otlatma yasalarına dayanıyordu. Çiftçi çiti inşa etmekten sorumlu olmasına rağmen, çitin belirlenmiş kriterleri karşılaması koşuluyla ona birçok avantaj sağlandı.

Bir hayvan bir çiti aşarsa ve ekili veya çitle çevrili başka bir alana izinsiz girerse, hayvanın sahibi zarardan sorumlu sayılırdı. Kanun ayrıca, hayvanın mülkiyeti, uygun şekilde tazmin edilene kadar toprak sahibine verildi.

Demiryolları ve Dikenli Tel

Demiryollarının, rayların yasal olarak çitle çevrili özel araziyi geçtiği her yerde, yol hakkı boyunca yasal olarak tanımlanmış bir çit inşa etmesi gerekiyordu. Ancak demiryolları, toprak sahiplerine sağlanan faydaların aynısını alamadı. Çiftlik hayvanları geçiş haklarını ihlal ettiğinde (toprak sahiplerine verildiği gibi) rücu haklarından muaf tutuldular.

Diğer bir sorun da komşu çiftçilerin ve çiftçilerin kendi kullanımları için demiryolu çitlerinden tel "ödünç almaya" başlamalarıydı. Yasal olarak satılan çok sayıda dikenli tel çitle, hırsızı bulmak ve çalınan teli kurtarmak neredeyse imkansızdı. Sorunla mücadele etmek için, yalnızca demiryolu kullanımı için benzersiz "Kazanan" varyasyonları oluşturuldu. Tasarım, bir veya daha fazla geleneksel yuvarlak hat arasında dokunmuş bir veya daha fazla kare telden oluşuyordu. Uzun yıllar boyunca demiryolu şirketleri, demiryolunun başlıca müşterileriydi. Barb Çit Şirketi. Dikenli teller, evcilleşmemiş Batı'ya yerleşme arayışında bir kez daha zafer kazanmıştı.

Batı'yı Çitleyen Tel, Henry D. ve Frances McCallum, Oklahoma Üniversitesi Yayınları, 1985 (baskı yok).

Bobbed Wire İncil IX, Jack Glover tarafından, Cow Puddle Press, 1996.

Dikenli Tel Tanımlama Ansiklopedisi - Üçüncü Baskı., Harold Hagemeier, DRM Publishing Co., 2002

Engeller - Amerika Birleşik Devletleri Dikenli Çit Patentlerinin Ansiklopedisi, Campbell ve Allison, 1986


Joseph Glidden, dikenli tel tasarımı için patent başvurusunda bulundu

27 Ekim 1873'te, Joseph Glidden adlı bir De Kalb, Illinois, çiftçi, keskin dikenli bir çit teli için akıllı yeni tasarımı için ABD Patent Ofisine bir başvuruda bulundu; bu buluş, Batı Amerika'nın çehresini sonsuza dek değiştirecek bir buluş.

Glidden'ın tasarımları hiçbir şekilde Henry Rose'un De Kalb ilçe fuarında tek telli dikenli tel sergisini gördükten sonra tasarladığı ilk dikenli tel değildi. Ancak Glidden'ın tasarımı, dikenli düz telleri sıkıca yerinde tutmak için birbirine bükülmüş iki tel kullanarak Rose'un 2019 modellerinde önemli ölçüde iyileştirildi. Glidden'ın telinin de kısa sürede seri üretim tekniklerine çok uygun olduğu kanıtlandı ve 1880'de 80 milyon pound'dan fazla ucuz Glidden tarzı dikenli tel satıldı ve bu onu ülkedeki en popüler tel haline getirdi. Çayır ve ova çiftçileri, Glidden'ın telinin mülklerini çitle çevirmenin en ucuz, en güçlü ve en dayanıklı yolu olduğunu çabucak keşfetti. Bir hayranın yazdığı gibi, yer kaplamaz, toprağı tüketmez, bitki örtüsünü gölgelemez, şiddetli rüzgarlara karşı dayanıklıdır, kar yığını yapmaz ve hem dayanıklı hem de ucuzdur.

Bu basit buluşun Great Plains'deki yaşam üzerindeki etkisi çok büyüktü. Ovalar büyük ölçüde ağaçsız olduğundan, çit yapmak isteyen bir çiftçinin uzak ormanlardan tren ve vagonla taşınan pahalı ve hantal ahşap rayları satın almaktan başka seçeneği yoktu. Ucuz ve taşınabilir dikenli tellerin sunduğu alternatif olmasaydı, çiftliklerini otlayan sığır ve koyun sürülerinden korumaya güçleri yetmediği için çok az çiftçi Büyük Ovalarda çiftliğe yerleşmeye çalışırdı. Dikenli tel, açık alan sığır endüstrisi çağına da hızlı bir son verdi. Sadece birkaç yıl içinde, birçok çiftçi, binlerce küçük çiftlik sahibinin, sığırlarının bir zamanlar serbestçe dolaştığı açık arazide çitle çevrili olduğunu ve sığırları kilometrelerce çitle çevrili olmayan araziden Dodge City'deki demiryollarına sürmenin eski tekniğinin veya Abilene artık mümkün değildi.


Kasserine Geçidi: Amerika'nın II. Dünya Savaşı'nın En Aşağılayıcı Yenilgisi

1943 kışında, Kuzey Afrika'ydı ve Amerikan askerleri, II. Dünya Savaşı'nda Almanlara karşı ilk kara savaşına hazırlanırken kendilerini ukala hissediyorlardı. Şimdiye kadar, ABD Ordusu için kötü bir savaş olmamıştı. GI'ler, özellikle eski püskü ve kıskanç İngiliz müttefikleriyle karşılaştırıldığında, iyi beslenmiş, iyi ücretli ve iyi donanımlıydı. Daha da iyisi, ateşle vaftiz edilmeleri, Kasım 1942'de Cezayir ve Fas'ta karaya sıçramaktı; burada savunucular, kısa sürede teslim olan Vichy Fransız askerleriydi.

Belki de Hitler'i yenmek o kadar da zor olmayacaktı.

GI'ler, İngilizlerin zor yoldan öğrendiklerini hatırlamalıydı: asla Almanları hafife almak. Yakında, İngilizler tarafından hayranlıkla “Çöl Tilkisi” olarak adlandırılan Mareşal Erwin Rommel, çaylak Amerikalılara Kasserine Geçidi adı verilen tozlu bir geçitte savaş sanatı üzerine bir ders verecekti.

Belki Amerikalılar biraz kendini beğenmişlik için affedilebilir. Rommel'in efsanevi galibiyet serisi Kasım 1942'de El Alamein'de sona ermişti. Mareşal Bernard Montgomery'nin İngiliz Sekizinci Ordusu tarafından takip edilen Rommel, İtalyan topçu yemini terk etmiş ve Mısır'dan Tunus'a kadar Kuzey Afrika kıyıları boyunca beş yüz mil geri çekilmişti.

Neredeyse iki yıl boyunca, Afrika'daki İngiliz ve Alman orduları aynı rutinde dans ettiler: İngilizler saldırdı ve erzaklarını aştı, Almanlar üslerine geri döndü ve karşı saldırıya geçti, İngilizler geri çekildi ve karşı saldırıya geçti, durulama ve tekrarlama.

Bu sefer farklıydı. Sekizinci Ordu Rommel'i doğudan ihtiyatla takip ederken, İngiliz Birinci Ordusu ve ABD II Kolordusu Akdeniz'in batı ucundaki Cezayir ve Fas'a çıkarma yaptı. Bu, Rommel'in Müttefik kıskaçları ile masmavi deniz arasında iki taraftan sıkıştırıldığı anlamına geliyordu.

Ancak kapana kısılmış bir tilki daha az tehlikeli değildir. Her iki tarafın da Mihver lojistiğini sürdüren o hayati limanı ele geçirmek için atıldığı “Tunus Yarışı” sırasında Müttefik ilerleyişinin çarkları düştü. Müttefikler yarışmayı kaybettiler, ancak yağmur ve çamur, yetersiz tedarik, yetersiz komuta ve kontrol ve Alman hava üstünlüğü - Luftwaffe asfaltlanmış Tunus havaalanlarından hareket ederken, Müttefik uçakları bataklık toprak pistlere battı.

Başka bir savaş ağası, başka bir gün savaşmak için birliklerini tahliye etmeye çalışmış olsa da, Hitler, Müttefiklerin Afrika çölü üzerinde savaşmasının anakara Avrupa'ya saldırmaktan daha iyi olduğu inancıyla (tamamen mantıksız değil) bir köprübaşını elinde tutmak için kendi askerlerini feda etmeye istekliydi. . Hitler, Rommel'in Panzerarmee Afrika'sındaki elli bin Alman ve İtalyan askerini takviye etmek için 112.000 Alman'ın yanı sıra daha fazla tank (bir Kaplan taburu dahil), uçak ve erzak gönderdi. Kısa süre sonra Beşinci Panzer Ordusu, Rommel'in Panzerarmee Afrika'sına katıldı. Sadece bir yıl önce, böyle bir cömertlik Almanya'yı Orta Doğu'ya teslim edebilirdi. Şimdi Hitler bir mucize için zaman kazanıyordu.

Tunus batıda, Kasserine de dahil olmak üzere sadece birkaç geçişle geçilen Dorsal Atlas Dağları tarafından korunuyordu. Müttefikler, sadece panzerler ve Stuka pike bombardıman uçakları tarafından durdurulmak üzere, kırmaya yaklaştılar. Sadece iki yıl önce Pentagon'da sadece bir albay olan Akdeniz başkomutanı Korgeneral Dwight Eisenhower için bu aynı zamanda bir tür vaftizdi. Sadece yarım milyon adamın komutasına itilmekle kalmamış, aynı zamanda Amerikalılar, İngiliz ve Fransız generallerinden oluşan kan davası koleksiyonu arasındaki barışı da korumak zorundaydı. Eisenhower durmaya ve yeniden bir araya gelmeye karar verdi, ardından ilerlemeye devam etti.

Düşman beklememeyi seçti. Savunma yerine hücumu seçme geleneklerine sadık kalarak, Almanlar önce saldırmayı planladılar. Müttefikler gibi, Rommel ile daha temkinli Beşinci Panzer Ordusu komutanı General Hans-Jürgen von Arnim arasındaki anlaşmazlık yüzünden parçalandılar. Ama sonunda, kuşatmayı avantaja çeviren bir plan yapıldı: Doğu ve batı Müttefik orduları, Eksene bir Müttefik kanadına ve ardından diğerine konsantre olma fırsatı veren Tunus köprü başı tarafından ayrıldı. Montgomery'nin Sekizinci Ordusu, Mareth Hattı savunmaları tarafından körfezde tutulurken, Onuncu ve Yirmi Birinci Panzer Tümenleri etrafında toplanan saldırı gücü, Amerikalıları Kasserine ve Sbiba geçitlerinde vuracaktı.

Müttefikler bunu kolaylaştıramazdı. Onların saçma sapan ilerleyişi, Amerikan, İngiliz ve Özgür Fransız sütunlarını dağınık ve düzensiz bırakmıştı. Daha da kötüsü, ABD II. Kolordusu, kötü yirminci yüzyıl Amerikan generallerinin poster çocuğu olan Korgeneral Lloyd Fredendall tarafından komuta edildi. Tarihçi Martin Blumenson, Fredendall'ın cephe hattının yetmiş mil gerisinde bulunan komuta merkezini şöyle anlatıyor:

Komutanlar genellikle karargahlarını bir yolun yakınında, mevcut iletişim tesislerinin bitişiğinde ve uygun ziyaretler için muharebe birimlerine yeterince yakın bir yerde kurmaya çalışırlar. Fredendall'ınki önden uzaktaydı ve bir kanyonun yukarısındaydı, ancak kolordu mühendisleri tarafından inşa edilen zar zor geçilen bir yoldan girilebilecek bir kanaldı. Yüksek dağlar ve ormanlık yamaçlar varlığını gizlese de, kendisi ve çalışanları için yeraltı sığınakları kazdırıp patlattı. İki yüz mühendis bu proje üzerinde üç haftadan fazla çalışacak ve ardından Kasserine'deki Alman tehdidi altında projeyi yarım bırakacaktı.

Fredendall, kararı yerinde astlarına bırakmak yerine taburlarını yerleştiren bir mikro yöneticiydi. Belki de Tunus'un cebellerini veya tepelerini güçlü noktalara dönüştürmek için bir harita üzerinde mantıklıydı. Ancak tepeler birbirini desteklemek için çok uzaktaydı ve düşmanın aşağıdaki vadilerden sızmasını engelleyemediler. Fredendall'ın İngiliz Birinci Ordusu komutanı General Kenneth Anderson ile tartışmasının bir faydası olmadı.

Fredendall'ın birlikleri de eksikti. Cesaretle değil, orduların zor yoldan öğrendiği bilgisiyle. Örneğin Otuz Dördüncü Piyade Tümeni, fiziksel uygunluk ve harita okuma gibi temel askerlik becerilerinden yoksun Ulusal Muhafızlardan oluşuyordu. Amerikalılar, kendi birliklerinin onlara çarpmaması için bayraklarla işaretlenmiş mevzilerinin önüne mayın tarlaları döşedi, Almanlar bu düşünceliliği takdir etti. İletişim, komuta ve kontrol yetersiz kaldı. Donanıma gelince, M-4 Sherman 1943'ün başlarında iyi bir tanktı, yarı paletli tanksavar topları ise savunmasızdı. Orgeneral Omar Bradley bir askeri yetkiliye Almanların makineli tüfek mermilerinin ince zırhlı M-3 yarı paletli asker taşıyıcılarını delip geçemeyeceğini sorduğunda, yanıt şu oldu: "Hayır, efendim, sadece duvardan içeri giriyorlar ve biraz sallanıyorlar."

Kasserine aslında bir dizi kayıp savaştı. İlk kurbanlar, 30 Ocak'ta Faid Geçidi'nden atılan silahsız Özgür Fransızlardı: ABD'nin zırhlı mukabelesi Alman tanksavar silahları tarafından kırıldı. Cesaretlenen Rommel, kendisine komuta ettiği büyük bir saldırıyı teşvik etti. Neyse ki Müttefikler için Almanlar, biri von Arnim tarafından, diğeri ise birbirlerine destek olamayan Rommel tarafından başlatılan iki ayrı saldırıyı seçtiler.

14 Şubat'ta von Arnim, Frühlingswind Operasyonu'nda (“Bahar Rüzgarı”) Sidi Bou Zid'i vurdu. Otuz Dördüncü Piyade Tümeni, karşılıklı destek sağlamak için çok uzak olan üç tepeyi güçlendirmişti. Kıdemli Alman zırhı ve mekanize piyade, atlayarak savunucuları çevreledi ve bir topçu taburunu ele geçirdi. Birinci Zırhlı tarafından yapılan bir karşı saldırı, Kaplanlar da dahil olmak üzere panzerlere çarptı. Amerikalılar yüzden fazla tank ve 1.500 mahkum kaybettiler (bunlardan biri Patton'ın damadı Albay John Waters idi). İki gün sonra, Sbeitla'da, panzerler ve piyadeler tarafından gerçekleştirilen bir Alman gece saldırısı, İlk Zırhlı'yı bozguna uğrattı, çünkü kaçan araçlar yolları tıkadı (“sadece kafamızı kaybettik”, Blumenson'a göre bir asker daha sonra utanarak itiraf etti).

Daha kötüsü gelecekti. Komuta yerini henüz “daha ​​güvenli” bir yere tahliye eden Fredendall, geri çekilme emri verdi. ABD birlikleri Kasserine Geçidi çevresinde yoğunlaştı, ancak 19 Şubat'ta Rommel'in Alman ve İtalyan birlikleri tarafından vurulmak üzere Almanlar yine baypas etti ve Amerikan güçlü noktalarını kuşattı. Bazı savunucular kaçtı, diğerleri savaştı ve hepsi kaos tarafından yutuldu.

Tecrübeli ve soğukkanlı bir İngiliz komutan olan Mareşal Harold Alexander, II. Kolordu'yu ziyaret ettiğinde şok oldu. Blumenson, "Geri çekilen birimler arasındaki kafa karışıklığı, komutanlar arasındaki belirsizlik ve koordineli bir savunma planının olmaması, onu istikrarı yeniden sağlamak için sert önlemlerin gerekli olduğuna ikna etti" dedi. İskender'in sert önlemleri, İngiliz ve Amerikan takviyeleri gelirken, geri çekilmenin durdurulmasını ve savunucuların savaşmasını emretmekti. Bulge Savaşı'nda olduğu gibi, İngilizlerin bir Amerikan felaketini "düzeltmesine" yardım ettiği son sefer olmayacaktı.

Sonunda, gelgit dönmeye başladı. ABD ve İngiliz topçuları, saldırganların üzerine yıkıcı barajlar salmak için birleşti. Müttefik direnişi sertleştikçe, Alman komutanlar taarruza geçmek veya öndeyken vazgeçmek konusunda tartıştılar. Almanların belirleyici bir darbe alma fırsatını kaçırdığına inanan Rommel bile oyunun bittiğini fark etti. Eksen geri çekildi ve Rommel, Sekizinci Ordu'ya başarısız bir saldırı yapmak için güçlerini değiştirdi.

Kasserine'nin intikamı, 13 Mayıs 1943'te Tunus'ta Mihver kuvvetlerinin teslim olmasıyla geldi. Dikenli tel kafeslere 275.000 Alman ve İtalyan mahkum, Stalingrad'dakinden daha fazla akın etti. Von Arnim onların arasındaydı ama Avrupa'ya geri dönen Rommel değildi.


Mareth Hattında Dikenli Tel - Tarihçe

Akıllı Makineler

Great Plains'deki dikenli teller, uzun boynuzu dışarıda tutmaktan fazlasını yaptı. Ayrıca Ma Bell'in içeri girmesine izin verdi

Çok az icat dikenli tel kadar zarif bir şekilde basittir: keskin tel dikenlerle bükülmüş ve gerilmiş bir çift tel. Dikenli tel, amaçlanan amacında çarpıcı bir şekilde başarılı olduktan sonra -Çiftçilik ve çiftçiliğin bir arada var olabilmesi için Great Plains'deki çitlerin maliyetini düşürdükten sonra- farkında olmadan ülkenin tomurcuklanan telefon ağının bir parçası haline geldi. Ekinleri ve hayvanları birbirinden ayıran şey, insanları bir araya getirmeye yardımcı oldu.

Dikenli telleri kimin icat ettiği, birçok etkili teknolojiyi kimin icat ettiği sorusu gibi, benzer hatlar üzerinde çalışan birkaç mucit arasında önemli bir tartışma konusuydu. Nihayetinde, ABD Patent Ofisi ve mahkemeler, 24 Kasım 1874'te 157,124 patenti verilen De Kalb, Illinois'den bir çiftçi olan Joseph Farwell Glidden'in "enine mahmuzlu bükülmüş bir çit teli" iddialarını onayladı. Tel." Kısa sürede 98. meridyenden batıya Rockies'e kadar uzanan kurak ve yarı kurak bölgede en popüler eskrim çeşidi haline geldi. Aslında kullanımı o kadar hızlı yayıldı ki, 1874'te 10.000 sterlin olan satışlar 1877'de yaklaşık 13 milyon sterline tırmandı ve 1880'de muhteşem 80,5 milyon sterline ulaştı. binlerce Amerikalı çiftçiyi birbirine bağlayan "konuşan teller".

Hikaye bu şekilde oynandı. Glidden'ın dikenli tel patentini almasından iki yıl sonra, Alexander Graham Bell, ince bir tel aracılığıyla bitişik bir odaya bir elektrik sinyali iletti. Daha önceki yıllardaki telgraf çıkarları gibi, büyük telefon şirketleri -ilk olarak Bell Telephone ve daha sonra 1893'ten sonra Bell patentlerinin ilkinin sona ermesinden sonra bir dizi telefon şirketi- kentsel ticaret pazarına odaklandı. Az nüfuslu kırsal pazarın telefon hizmeti için çok karmaşık olmadığını ve kablolamanın çok pahalı olduğunu düşündüler.

Sonra bir kırsal devrim geldi. Amerikalı çiftçilerin zaten uzun bir kooperatif birliği geleneği vardı. Binlerce çiftçi kooperatifi sigorta grubu, tahıl asansörleri ve sulama sistemleri vardı. Yüzyılın başında, çiftçiler telefonun birçok kullanım alanı görmeye başladılar: acil durumlarla ilgilenmek, hava durumu raporlarını almak, mahsulleri fiyatlandırmak, işgücünü işe almak ve hatta kırsal izolasyonun üstesinden gelmek. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, binlerce kişi kırsal telefon kooperatiflerini kurdular. Telefon "müşterekleri" kaba işlerdi. Her biri birkaç veya birkaç düzine çiftlik evini birbirine bağladı. Bazıları bir mağazada veya daha sık birinin mutfağında bulunan bir santral kullandı, diğerleri ise bir topluluk partisi hattı olarak çalıştı.

Çiftçilerin yaratıcılığı, çiftliği çiftliğe bağlayan ağın inşasında ön plana çıktı. Yeni direkler ve teller dikmek yerine, çoğu kişi ya telefon kablolarını ahşap çit direklerinin üstünden geçirdi ya da dikenli telleri sinyalleri taşımak için kullandı. İkincisi, yalıtımlı bakır tel kadar zor çalıştı, ancak hatlar zaten yerindeyken, kurulum ve işletme maliyetleri minimumda tutulabilirdi. Bir tahmine göre, hizmet, bölgesel telefon şirketlerinin ücretlendirdiğinden çok daha az, yılda sadece 3 ila 18 dolar arasında bir ücret aldı ve ağı sürdürmek için emek gönüllüler tarafından sağlandı.

Böyle bir sistem 1920'lerin ortalarında Montana'nın izole kuzeydoğu köşesinde çalışıyordu. Geliştiricisi, komşuları tarafından dikenli bir telefon sistemi tasarlaması için çağrılan "biraz elektrik eğitimi almış" bir çiftçiydi. Kendisini sadece H.B.S olarak tanımlayan çiftçi, "Killerce ve kilometrelerce mera çitleri var ... ve birçok yerde bunlar bölüm kavşaklarında birbirini köşeye sıkıştırıyor" dedi. bölgenin çiftlik günlüğünde.

Bu tür kurulumların en zor kısmı, mülkler arasında veya bir çiftçinin kendi çitindeki boşluklar arasında olsun, telleri birleştirmekti. Yine de sistem son derece esnekti. Geçişe izin verirken bitişik çitler arasındaki boşluğu kapatmak için birkaç yöntem kullanılabilir: Yalıtılmış kabloyu yeraltına gömün veya iki uzun direği toprağa batırın ve bunları kurşun kaplı yalıtımlı tel ile birbirine bağlayın (malzemeler sadece 4 $ 'a mal olur) veya hatta Eklemler büyük özenle yapıldığı sürece, üst geçit için dikenli tel kullanın. ("Kabloların birbirine dolandığı yerde, bir tel parçası boyunca bağlayın ve her iki tarafta sıkıca bükün... ve gerekli olduğunu düşündüğünüzden daha fazla dönüş yapın.") Bununla birlikte, lehimleme en iyi sonucu verdi.

Yalıtım başka bir zorluktu. Porselen düğmeler, tellerin yağmurda kısa devre yapmasını önlemek için çit direklerinde yalıtkan olarak iyi çalıştı. Telleri eve getirmek gibi hassas bir iş için çiftçiler genellikle telleri porselen tüplerden geçirdiler. Bunlar tek telli topraklı sistemlerdi - H.B.S. "toprak diğer devre kablosu olarak hizmet ediyor" - daha pahalı iki telli sistemler yerine. Devrenin toprağa düzgün şekilde bağlandığından emin olmak için, telefon müşterileri tipik olarak devrenin ucunu toprağa dövülmüş altı fitlik galvanizli bir direğe bağladılar. Uzak görüşlü H.B.S. hatta devre sorun giderme için düzenli aralıklarla takılı bıçak anahtarları. Bunlar ona, hattaki arızaları izole etmek ve böylece onları daha hızlı bulmak için ağın bölümlerini kapatma yeteneği verdi.

Ulusun çoğu Kükreyen Yirmili yıllarda zenginleşmiş olsa da, Amerikalı çiftçiler şiddetli bir tarımsal depresyondan muzdaripti. ("Bu gibi zor zamanlar bizi son kuruşuna kadar tasarruf etmeye zorluyor," dedi Montana sistem kurucusu.) Bu nedenle, Montana Doğu Hattı Telefon Derneği'nin sekiz üyesi, H.B.S. her birini yaklaşık 25 dolara bağlamayı başardı. Pakette iki kuru pil ve bir "kesin halka yoğunlaştırıcı", bir manyeto, bir paratoner, topraklama çubuğu, düğmeler ve tüpler, ayrıca 10 fit dahili kablo ve 50 fitten fazla dış "dökme tel içeren bir telefon seti vardı. "En yakın direğe bağlanmak için. "Bunun ötesinde," diye açıkladı H.B.S., "sahip olduğunuz her türlü teli kullanabilirsiniz."

Bu yerel ağda düzenli bir hizmet ücreti yoktu, ancak kooperatif üyeleri rutin bakım ve kuru akülerin (bazen eski araba akülerinin yerini aldıkları) değiştirme maliyeti için yılda birkaç dolar ödediler. Bu nedenle, bazı kooperatiflerdeki çiftçi aileleri düzenli telefon faturası ödemedi. H.B.S., "Bizimki kamu hizmeti için kullanılan özel mülktür."

Dernek üyelerinin yalnızca bir tür telefon seti (standartlaştırma en iyi sonucu verdi) ve bazı "basit kurallar" üzerinde anlaşmaları gerekiyordu: benzersiz bir "her yer için kısa veya uzun zil" seti artı iletişim için "genel zil". ağın tüm üyeleri. Montana Doğu halkının kayıp bir çocuğu bulmak için birkaç dakika içinde 50 erkek ve çocuğu çağırdığı zamanki gibi, genel halka genellikle işe yarardı. Ve bazı üyeler, günün diğer yeni teknolojileri ile entegre ederek dikenli tel sistemlerinin gücünü arttırdı. Örneğin gruptaki radyo sahibi, ağ üzerinden "dakikasına kadar" haberleri aktarırken, fonograf sahiplerinin sistemin kabloları aracılığıyla müzik yayınladıkları biliniyordu.

Çiftçiler, dikenli tel hatlarının ve yeni gerilmiş çok sayıda telefon hattının yardımıyla 1900'lerin başından 1920'lere kadar telefon kullanımının ön saflarında yer aldılar. 1902'de faaliyet gösteren 6.000'den fazla küçük, bağımsız telefon şirketinin çoğu, çiftçilerin müşterekleriydi. 1907'de 10 Ortabatı eyaletinde yaklaşık 18.000 kooperatif 1.5 milyon kırsal haneye hizmet etti. 1912'de, tarım dışı hanelerden daha fazla çiftlik hanesinde telefon vardı ve 1924'te Iowa, kişi başına düşen telefon sayısında ülkeyi yönetti.

Bir altyapının ağı -gaz şirketinin boruları, elektrik veya telefon şirketinin kabloları, demiryolu rayları- onun en pahalı ve en değerli varlığıdır. Ağ bağlantılı teknolojilerin kanal oluşturma maliyetleri çok yüksek olduğundan, mevcut altyapının kullanımı bu giriş engelinin üstesinden gelmeye yardımcı olabilir. Örneğin, yüzyılın başında alternatif akım elektrik sistemleri doğru akım şebekelerinin yerini almaya başladığında, örneğin mühendisler, sermaye yoğun DC'nin ölçülen faz aşımına izin vermek için AC-DC dönüştürme teknolojilerini (döner dönüştürücüler ve silikon doğrultucular gibi) geliştirdiler. sistemler.

Benzer şekilde, dikenli teller yüz binlerce çiftçinin eskrim devrimini bir iletişim devrimine dönüştürmesini sağladı ve onları birkaç on yıl boyunca ülkedeki en iyi ağa sahip nüfus haline getirdi.


Saçma Tarih: Çiftçiler Telefon Hatları Oluşturmak İçin Dikenli Tel Çitleri Hacklediler

1900'lerin başındaki teknolojik gelişmeleri düşünün. Çağ, sadece birkaçını saymak gerekirse, buzdolapları, radyolar ve ilk elektrikli çamaşır makinelerini tanıttı. Aynı zamanda iletişimi değiştirmek için en yaygın ve en basit teknolojilerden birini başlattı: dikenli tel.

Dikenli teller beklenmedik bir "teknoloji" gibi görünse de, o zamanlar çiftçiler ve çiftçiler için topraklarını kuşatmak için ustaca bir yoldu. Ama hepsi bu değil! Dikenli teller, insanların izole evlerden ve uzak mera köşelerinden birbirleriyle iletişim kurmasına da izin veriyordu - tek gereken, mağazadan satın alınan bir telefonu tel çite asmaktı.

Great Plains'den Ortabatı ve Güneybatı'ya kadar Amerika Birleşik Devletleri'nin genişliği boyunca mülk hatları ve mera bölücüler olarak gerilmiş kilometrelerce dikenli tel çit vardı. Bunları telefon hatlarına dönüştürmek nispeten basit bir süreç oldu.

Tipik olarak, bir evdeki veya ahırdaki bir telefondan dikenli tel çitlere düz bir tel gerilirdi. Oradan, dikenli telin üst şeridine bağlandı (çoğu çitin en az üç teli vardı) ve telefon sinyali, hattan aşağıya doğru dikenli tele bağlı ikinci bir telefona giden telin uzunluğunu takip edecekti. Bazen çeşitli kırsal evlerde 20 veya daha fazla telefon tek bir dikenli tel sistemine bağlandı.

Sistem, uygulanabilir olmakla birlikte kusurluydu. Dikenli tel çitler kırsal kesimde sorunsuz bir şekilde çalışmadı, bu nedenle yollar, hendekler ve çitlerdeki diğer boşluklar üzerinde iletişimi köprülemek için havai veya gömülü teller kullanıldı. Sığırların çitleri kırması veya sinyali kesen yağmur nedeniyle sık sık kesintiler oluyordu. Dikenli telin çit direklerine temas etmesini önlemek için porselen düğmelerden kırık şişelere kadar değişen yalıtkanlar kullanıldı, ancak bunlar her zaman etkili değildi.

Bununla birlikte, çoğunlukla, bu düşük maliyetli telefon sistemi, insanları birbirine bağlı tuttu. Bu telefon sistemlerinin çoğu, aynı telefon şebekesine bağlı tüm telefonların aynı anda çaldığı anlamına gelen bir “parti hattı” idi. Karışıklıkla mücadele etmek için insanlar özel halkalar geliştirdiler. Bir aileye ulaşmak için arayan kişi bir uzun ve bir kısa zil kombinasyonu verebilir. Başka bir aileyi aramak için, sinyal iki kısa zil sesi olabilir. Genel olarak, uzun ve sürekli bir zil, yangın veya yaralanma gibi bir acil durumu işaret eder ve herkesin mesajı duymasına neden olur.

Herkesin istediği zaman dinleme yeteneği, “parti çizgisinin” bir başka özelliği (veya tehlikesi) idi. Özel konuşmalar yapmanın hiçbir garantisi ve çok az beklentisi yoktu. Aslında, bazı insanlar herkesin toplu olarak dinleyebilmesi için parti hattı üzerinden gazete okur ya da müzik çalardı. Bazen, bu kırsal telefon sistemleri, bir merkezden sınırlı bir saat santrali çalıştıran merkezi bir parti hattı operatörüne sahip bir sisteme dönüşebilirdi. bağlı evlerden.

Bir zamanlar, çiftlik ve çiftlik haneleri ulustaki en iyi ağa sahiplerdi. Örneğin 1912'de, kırsaldaki çiftlik evlerinde şehir evlerinden daha fazla telefon vardı. Bu rakamlar İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra önemli ölçüde düşmeye başlasa da, Teksas'taki birçok evin 1970'lere kadar dikenli telli telefon kullanmaya devam ettiğine dair raporlar var.

Amerika Birleşik Devletleri'ndeki mucitler, 2000'den fazla varyasyonda dikenli tel için 500'den fazla patent başvurusunda bulundular.


Mareth Hattı

NS Mareth Hattı 1930'ların sonlarında güney Tunus'ta Fransa tarafından inşa edilen bir tahkimat sistemiydi. Hat, Tunus'u Libya'daki kolonisinden bir İtalyan işgaline karşı korumayı amaçlıyordu. Hat, güneyden Tunus'a giden yolların birleştiği, doğuda Akdeniz'in, batıda dağlar ve kum denizi ile Mareth'e doğru giden bir noktayı işgal ediyordu.

Hat, Wadi Zigzaou'nun kuzey tarafı boyunca yaklaşık 50 km (31 mil) güneybatıya doğru Körfez'den Cheguimi'ye ve Grand' Erg's8197Oriental (Büyük Doğu) arasındaki Dahar platosundaki Djebel (dağ) Matmata'ya kadar uzanıyordu. Doğu Kum Denizi) ve Matmata tepeleri. Mareth hattı ile Büyük Doğu Kum Denizi arasındaki, bir istilacının Mareth hattını aşabileceği potansiyel bir rota olan Tebaga'nın boşluğu, 1938'e kadar araştırılmadı.

Fransız Mütarekesi'nin 819722' 8197Haziran' 81971940'tan sonra, Mareth Hattı bir İtalyan-Alman komisyonunun gözetiminde askerden arındırıldı. Tunus, 1942'de Meşale Harekatı'ndan sonra Mihver kuvvetleri tarafından işgal edildi ve hat yenilendi ve Mihver mühendisleri tarafından hat ile güneyde 3,5 mil (5,6 km) mesafedeki Zeus Vadisi arasında daha fazla savunma inşa edilerek savunma konumuna genişletildi, ancak Fransız yapımı anti - tank silahlarının pozisyonları, başka bir yere yerleştirilmesi gereken Mihver tanksavar silahları için çok küçüktü.

Medine Muharebesi (6 Mart 1943), Sekizinci Ordu'ya karşı pahalıya mal olan bir başarısızlıktı. At the Battle of the Mareth Line (16–31 March 1943) the Eighth Army was contained within the Mareth Line defences. An outflanking move west and north of the Mareth Line was followed by Operation Supercharge II which broke through the Axis defences of the Tebaga Gap and led them to retreat from the Mareth Line to Wadi Akarit. The Mareth Line is derelict and is commemorated at the Mareth Museum.


İçindekiler

The geography of central Tunisia is dominated by the Atlas Mountains, while the northern and southern portions are largely flat. The primary feature in the south is the Matmâta hills, a range running north-south roughly parallel to the eastern coast on the Mediterranean Sea. West of the hills, the land is inhospitable desert, making the region between the hills and the coast the only easily navigable approach to the settled areas in the north. A smaller line of hills runs east-west along the northern edge of the Matmâta range, further complicating this approach. There is a small gap between the two ranges, the Tebaga Gap, at the extreme northern exit of the Matmâta hills.

The line broadly followed the Wadi Zigzaou for 35 km (22 mi) inland from the sea to the Matmâta hills, crossing the coastal road. The wadi provided a natural defence line, with steep banks some 70 feet (21 m) high in places. It was reputed to be the most difficult military defence line in North Africa. The French view was that the hills were sufficiently impassable to discount any attempt to outflank on the landward side, Ώ] which, however, was subsequently disproved in Operation Supercharge II.


"Topography Is Fate—North African Battlefields of World War II," considers the varied landscapes of North Africa that the Allied soldiers of World War II were forced to endure. Thousands of miles from home, largely untraveled and ignorant of lands and peoples outside their home countries, these soldiers were dropped onto the shores of what must have seemed a dangerous and alien environment. Until arriving, the soldiers' understanding of the land was likely limited to stereotype, myth and the relevant army field manual.

Some World War II battle sites, such as the D-Day beaches of Normandy, are well known and frequently visited. The critical battlefields of the North African campaign, which took place between June 1940 and May 1943, are particularly inaccessible, both because of their geographic location and because they lay in a region that continues to be affected by political strife and violent upheavals. Yet, in 2011 and 2012, I managed to spend several months traveling from Egypt to Tunisia, documenting remote WWII battlefields where Axis and Allied forces fought against each other (and against the elements) amid challenging terrain.

The project presented many obstacles, not only in locating all of the sites but also in obtaining the necessary travel documents, finding safe lodging and transport, and avoiding groups of protestors and rebel forces. For directions, I utilized World War II military maps to follow the route taken by the Allies. Along the way, I photographed the captivating beauty of the now-peaceful landscape, from its craggy coastlines and lowland marshes to its rocky hills and barren expanses of sand. 70 years have not yet eradicated traces of the fighting: campsites can still be found, littered with ration tins, trench systems and pill boxes that still carry the marks of battle. Unexploded shells, barbed wire and mines remain scattered across the landscapes of North Africa and occasionally claim fresh victims, as if the very land itself wanted to remind us of the tragedy of war. These photographs depict the peaceful landscape that it is today so very different from yesterday.

The approach is conceptual, with the photographs of the North African battlefields presented in a fashion similar to the New Topographic photographers of previous generations—in other words, in an almost anonymous and neutral tone of voice. The images are taken in daylight, without complexity and noise, portraying the peaceful quietness of the desert and grasslands. These images allow the viewer to fill in that negative space with their own visualizations of the war.

With the 70th anniversary of El Alamein recently behind us and the current unrest simmering in the region, these images and landscapes have once more become germane.

Matthew Arnold's series offers a fascinating perspective on the relationship between history and photography, a meditation on what visible impacts that ravages of the past can leave on the present. To find out more, assistant editor Alexander Strecker reached out for Arnold's thoughts on the power of photography.

Did you ever have a moment when you felt deep inside, "I need to document the world through my camera"?

The funny thing is that I almost stopped photographing altogether. When I went into the Museum School, I believed I would come out as a landscape and portrait photographer, but as school progressed my work became more studio-based, sculptural, political and multidisciplinary. Although I still enjoyed photography, over time, I began to be less enamored by the process. After graduating, I stopped photographing for about three or four years. I lost interested in the medium because what I was creating was not what I wanted to be doing with it.

A few years later, I had the chance to visit a friend who was teaching English in China. I stayed for a month and a half and traveled widely. It was then that I began photographing again. The feeling of movement awakened a past feeling, the feeling of when I was a kid taking pictures all over the southeastern United States. I knew that this is what I was meant to be doing—I knew I was a photographer.

Once I began the Topography Is Fate project, I knew it would be a life-changing event. Once you find your inspiration and style, you know it. It envelops you it fits into your life like nothing else. It is, in fact, bigger than photography, bigger than a career. It is a part of you that you will never have to worry about losing. Once you find it, you’ll know and you’ll never want to stop creating work.

I have heard many photographers describe that they feel inspired by challenges—do you think that played a role in drawing you out into the blazing desert?

I don’t think I have ever thought about that but I suppose that is true to some degree. Photographers are interested in photographing things that others have yet to photograph. I certainly wanted to do this with Topography Is Fate. No one has photographed North Africa with respect to World War II and I was intensely interested in this aspect of the project. I knew it would be a challenge especially with all of the turmoil that has been going on the region as of late. The inspiration really is the feeling that you can bring back a history in photographs that most people have never seen.

The project was specifically inspired by a trip to Egypt to photograph a friend’s wedding in Alexandria. After the wedding, I spent some time just driving around the desert in a Land Rover and walking around the dunes with some water and my camera. This is where I fell in love with the desert. The time spent in that unbelievable quiet with only myself, the sand and the wind was certainly something significant and profound for me. I came home longing to continue the experience and to go back with a project that would be dear to my heart.

More than anything, I think I was driven by the urge to envelop myself in something much bigger than what I had done before. The landscape of the desert along with the depth of the history interwoven with the personal lives of many of the soldiers and others in the book cemented this project into a lifeblood.

Can you explain the development of your process as the project developed? Did you try many approaches before you settled into a method?

It was an evolution in finding my own voice both stylistically as well as with the subject matter. Over time, photographing people became less interesting to me and the landscapes truly inspired me. When I arrived in the desert in Egypt and grasped the overwhelming simplicity of the light and color against such a complicated landscape, I knew that the viewer should see the subject much in the way it was shown to me.

By the end, my approach became conceptual, with the photographs of the North African battlefields presented, similar to the New Topographic photographers of previous generations, in an almost anonymous and neutral tone of voice. The images are taken in daylight, without complexity and noise, portraying a peaceful quietness of the desert or grassland to allow viewers to fill in that negative space with their own visualization of the war.

­This series is as much about crafting an authentic representation of the physical experience of place as about inspiring the viewer to imagine the conditions of battle. What at first glance might appear to be a photograph of untamed land becomes, upon reading the accompanying caption, an image riddled with the legacy of war.

—Matthew Arnold, as told to Alexander Strecker

Exhibition of all 50 LensCulture Emerging Talents: Barcelona, until November 8

Matthew Arnold's work, along with photographs from ALL the LensCulture Emerging Talents will be shown in an exhibition at the Galeria Valid Foto in Barcelona. Please join us for the opening party on October 13, 2014—we hope to see you there! See a preview of ALL the winners here in LensCulture.

ALL winners have already been featured at photo festival screenings in Dublin, Barcelona, Buenos Aires, Tokyo and Amsterdam so far this year. Next screening in Korea at the Seoul Lunar Photo Fest.


The British in China Theatre WWII

THE BATTLE OF HONG KONG, DECEMBER 1941 (HU 2766) Japanese troops enter Hong Kong led by Lieutenant General Takashi Sakai and Vice Admiral Miimi Massichi, 26 December 1941. Copyright: © IWM. Original Source: http://www.iwm.org.uk/collections/item/object/205195081

We need to understand the political geography if we are to understand the strangeness of the south China front around Hong Kong. While the Japanese held the island and the urban districts on the Kowloon peninsula, they did not venture much into the countryside. Communist guerrilla units were able to operate there as a result. While Macao came under a great deal of Japanese pressure, it remained neutral, as did Portugal, but very isolated, and the British consul, John Reeves, newly arrived in June 1941, managed to keep active and cheerful throughout the conflict. Guangzhouwan’s French administration was Vichy in its affiliation, but also mindful of incurring the wrath of the Japanese. Nonetheless, with some bribery, and with false papers, and because some neutral coastal shipping remained active, Harrop was able to make her way out of Hong Kong. Guangzhouwan would be taken over by the Japanese in February 1943, but Macao remained intact, though compromised. Reeves operated from the consulate, which was separated from Japan’s by only a low wall, and his major responsibility came to be co-ordinating the provision of aid for many of the 10,000 people who fled from Hong Kong to the colony or who were shipped out by the Japanese and were housed in makeshift refugee camps they were mainly Hong Kong residents of Macanese descent, but there were also Indians, Malays and other Allied subjects, including Filipinos. It was a huge and difficult task, but Reeves had the time of his life. He kept his consulate flag flying (and a new one was smuggled in to be ready for the day of victory), ran a newspaper (writing the editorials and limericks), and even chaired a Rehabilitation Committee to plan for a post-war Hong Kong. ‘I loved it,’ he wrote later of his experiences. Undercover Nationalist bodyguards watched his back, but he generally kept his revolver to hand (even when playing hockey). Macao’s war was a bitterly harsh one nonetheless. Its population of about 150,000 had already been swollen by 100,000 Chinese who had fled the Japanese occupation of Guangzhou in 1938, and during the Pacific War it rose to almost half a million. Over 27,000 people died of starvation in the hapless colony in 1942 alone. The Japanese largely got what they wanted from it, and so did the colony’s gangsters.

Although Reeves’s communication with the world of the Allies was mainly through radio, he was in touch with the other significant British presence in south China, the British Army Aid Group (BAAG), established by Leslie Ride after his escape from Hong Kong. BAAG’s objective was to facilitate escape from Hong Kong, open communication routes into the camps where Allied civilians and servicemen were held, and secure intelligence about Japanese activities. It also aimed – rather more discreetly, for it was forbidden from undertaking any political work – to provide a forward base that maintained a British presence as close to the occupied colony as possible. From improvised beginnings in 1942, when it was headquartered on two former brothel boats in Shaoguan, 200 miles north of the colony, BAAG grew and developed an extensive network. This helped British, Indian and Hong Kong Chinese servicemen, civil servants and civilians escape from the territory, and assisted American aircrew who had been shot down during Fourteenth Air Force raids on the colony’s infrastructure and its shipping that began in 1942. BAAG was a uniquely home-grown organization, staffed in large part by Hong Kong people from across its diverse communities, who were even clothed in uniforms made in – and smuggled out of – occupied Kowloon. It flew no flag for the ‘Taipan mentality’, as Ride had put it, but it aimed to raise the Union Jack nonetheless. Although BAAG co-operated with communist units operating in the New Territories and with the Nationalists, Ride hoped to be able to make a dash into Hong Kong when the Japanese capitulated. It was important to try to make sure that a British unit – not the Nationalists, and certainly not the Americans – liberate the Crown Colony.

Life in the camps in Hong Kong for Allied nationals was harsher than it was in Shanghai, and it began almost from the start of the Japanese occupation. It was morally far less hazardous and politically less difficult than life outside, however. Hong Kong was ‘not part of China’, announced its Japanese Governor, General Rensuke Isogai, on arrival in the colony. Japanese Pan-Asian ideology and liberationist rhetoric might had led Wang Jingwei’s collaborationist government to assume that the British possession would be returned to China, but instead – in an echo of the story of Qingdao during the First World War – Hong Kong was annexed by Japan, and was promptly recast as a Japanese possession. The bronze statue of Queen Victoria installed to mark her jubilee in 1897 was removed and shipped off to Japan, and an imperial proclamation was put in its place. Japanese firms and settlers would shortly start to arrive in a city cleansed of more than its British monuments: streets and districts were given new Japanese names, language schools were instituted to teach the colony’s new official language, public ceremonial lauded Japanese military victories and their anniversaries, and the rituals and festivals of the Japanese year. As in every city that fell to the invader, a few local figures in Hong Kong aligned themselves with the new power, but others came forward as well, prompted to do so by British officials and motivated by the desire to see order restored and residents buffered as far as possible from the privations of the war. Most had little choice. The Japanese regime was at once bureaucratic, capricious and brutal. As in other occupied cities, different branches of the military and other agencies competed for authority and for spoil. Hong Kong’s population, bloated with Chinese refugees after the fall of Guangzhou in 1938, was steadily reduced through repatriation schemes that first encouraged, and then forced, people to leave. As residents were moved on, they added to strains on food supplies elsewhere, not least during the widespread famine in Guangdong province in 1943–4 that took a million lives.

In Hong Kong’s Stanley internment camp, and despite the odds, the British in particular began to re-establish what became a hothouse parody of their interrupted society and government outside the wire. The usual tensions between officials and the business community were intensified in an initial atmosphere of vicious recrimination, but the Colonial Secretary Franklin Gimson – the senior government official in the camp – established his authority in the name of the King (the Governor had been packed off to Taiwan, where he spent his time tending goats with his captured peers from colonial Southeast Asia). Gimson’s charges formed committees and set about reconstructing a sort of life, but with novel touches for the former colonial elite, not least as women and men alike learned to cook, and make, mend and wash clothes. Teachers taught and children studied exams were set and marked and would in time be recognized with formal qualifications. The twin pillars of colonial life – alcohol and servants – were missing. The internees gardened, put on plays and concerts, held religious services, gossiped, played cards, and grew very, very bored. At least forty babies were conceived and born in the camp, twenty marriages contracted, and a few broken. The internees were ill-clothed and ill-fed, and there were few medical supplies. Fewer died than might be expected.

Like Reeves in Macao, they also got to work thinking about the future. In fact, there were no fewer than three rehabilitation and post-war planning initiatives. Reeves’s group had probably the most representative membership, for it included Indians, Chinese, Portuguese and Eurasians as well. Franklin Gimson had probably the best-informed group, as it included many of the officials who had been administering the colony, but in London the Colonial Office’s Planning Unit was the only one with any formal standing.48 All conducted post-mortems, and argued that the shock of defeat and the hiatus in British rule offered an opportunity to bring about profound reform. Whilst the Japanese did raise the prospect of handing Hong Kong back to China in 1944 (in a set of peace concessions offered secretly to Chongqing), the British had no intention of doing so. Hong Kong was now certainly a matter of honour for them, but it was also viewed as a significant economic and strategic asset, and it would be likely to be even more important in a post-war China in which the British operated without extraterritoriality. Already, throughout the 1930s, more and more British companies in China had relocated their legal domicile to Hong Kong in the face of Nationalist policies. A British Hong Kong was going to be more important after the war, not less. Still, there was a widespread consensus that there ought to be a more democratic or representative system established in future, with greater Hong Kong Chinese participation in the running of the colony. This, the planners in Stanley felt, could only entrench more deeply the type of loyalty and commitment shown by the Chinese in the colony who had fought, and died, in the ranks of Hong Kong’s Volunteer Reserve regiment.

There was of course a fourth planning group that discussed the issue of Hong Kong. This one met in Chongqing in the Europe department of the National Government’s Foreign Ministry. It does not seem to have achieved very much, but the intransigence of the British, who steadfastly refused to discuss Hong Kong either during the 1942 treaty negotiations or notably at the Cairo Conference of Allied leaders in November 1943, did suggest that there was little point. ‘We mean to hold our own,’ Winston Churchill had famously announced in November 1942, and he had not become Prime Minister in order ‘to preside over the liquidation of the British Empire’. The plain fact remained that, even in the face of a redoubtable push from President Roosevelt himself, Hong Kong was kept off the agenda. In other areas, the Cairo Conference delivered for the Chinese some firm commitments about the return from Japanese control of Taiwan and Manchuria, and the transfer of Japanese property in China as reparations. Except for the 425 square miles of Hong Kong and Macao’s eleven, the prospects for a historic reunification of China had never looked better.

The Cairo Conference was a singular achievement and at the same time a profound disappointment for the Chinese. It brought international prominence for China as one of the ‘Big Four’ Allied powers (although the discussions had to be staged in two sessions across Cairo and Tehran, as the USSR was still a neutral in the Pacific Theatre and Stalin only went to the latter session). But in operational terms the Chinese did not secure the focus on the Allied ‘China Theatre’ of operations that they had hoped for and which might ease the blockade through the reconquest of Burma. Nonetheless, Chiang Kai-shek wrote in his diary afterwards that the conference and the 1 December ‘Cairo Declaration’ formed ‘the greatest triumph in the history of China’s foreign affairs’. Not only China, but ‘the whole world’ treated it as such, he claimed. It was by any standards a remarkable moment in global politics when China’s leader participated in the discussions as one of the great Allied powers. Photographs of Chiang, Roosevelt and Churchill provided a startling glimpse of a differently ordered world. (It was not clear who invited Song Meiling, however, or what status she had, or why she too posed with the Allied leaders.) Roosevelt put a great deal of personal effort into making sure that Chiang felt the conference was a success, while Winston Churchill and the British were perplexed and irritated that so much time was taken up with China. The actual military discussions with the Chinese delegation were a ‘ghastly waste of time’, thought British commander General Alan Brooke. But the fact was that an impoverished Asian nation had been included because China was needed at the Cairo Conference if the grand alliance was to hold. Churchill still thought it an ‘affectation’ to pretend that China was a ‘great power’. He had no option, however, but to listen to Roosevelt’s rhetoric about China’s post-war role, and accept Chiang’s participation. But when the American President apparently suggested over a private lunch with the British Prime Minister that he might return Hong Kong as a gesture and lease it back, the idea was rebuffed. And an uncomfortable reminder of an earlier era for Chiang would have come when the British ambassador to Egypt, Lord Killearn, paid a courtesy call. This was the former Sir Miles Lampson, British Minister to China throughout the Nationalist revolution. Eighteen months earlier Killearn had surrounded the Egyptian royal palace with British tanks and forced the King to dismiss the government. British policies in China had always been on a continuum with such other naked displays of colonial brute force elsewhere, as Chiang well knew, having encountered them in Guangzhou in the 1920s. It was a symbolically mute meeting, in addition, for neither man spoke the other’s language.

The war’s China Theatre came under American command, and there was little for the British to do. So they focused instead almost exclusively on positioning themselves for peace, and in this were in synch with the Guomindang and the Communists (and many of the puppets). For the British the key aim was to rebuild their empire in East and Southeast Asia, including the reoccupation of Hong Kong, and assume as much of their position in China itself as possible, given that the privileges provided by the nineteenth-century treaties had been lost. The Japanese takeover of Shanghai, and then the internment of Allied civilians there from February 1943 onwards, was a gift to the diplomats and other leading elements that had long been weary of the burdensome distractions of the pretend-Raj that China had provided. There was now no opposition to the return of the concessions to China and the abrogation of extraterritoriality, not that the National Government was in a mood to brook any, but the eventual implementation of change could take place without local hiccups. So Jardine Matheson, ICI and BAT could focus on getting ready to resume their place after the war and secure their Chinese markets, preventing as far as possible those becoming too used to competing products.

The most spectacularly successful British operation in China during the Pacific War was the most cynical and revealing of them all. Operation ‘Remorse’, run by bankers and traders in uniform for the duration of the conflict, was established by the covert warfare Special Operations Executive in 1943. ‘Remorse’ established a huge black-market organization that generated £77.7 million worth of additional resource for British activity in China: a profit, in short, of £2.7 billion at 2015 prices.62 At issue was the National Government’s requirement that its allies purchase its fabi currency at official exchange rates that bore little relation to reality. This meant that when Allied agencies purchased goods in fabi they cost much more than they would have done in the United States or in Britain: a $5 shovel used in airfield construction cost the Americans $25 in China. They felt they were being bilked, and they were right, but diplomatic representations failed to effect a change in Chinese policy: any such change would fuel inflation, they were told. So the British for their part decided to bypass the process – which they and others thought simply profited corrupt officials – and to play the black market instead. First they sold rupees and sterling, bank drafts and all sorts of currency instruments, but then started to deal in precious stones, watches, pens and other high-value/low-bulk items, and at one point some particularly fine motorbikes. These goods were flown into unoccupied China from India and then distributed through an extensive and efficient network of agents and offices masquerading as outposts of the British Ministry of Production. It fulfilled orders placed as far into enemy-held territory as Shanghai, with goods sourced from as far away as Switzerland and South Africa. The fabi generated by ‘Remorse’ was distributed to British and other Allied organizations for their operational use – which was how officials squared it with, if not their consciences, then at least the rules of engagement. It was used to help ensure secrecy by bribing anyone in sight who might be of some use to the British effort in China, and who might be tempted. ‘Softening’ people was the term used, but ‘smothering’ might be more apt: it was later estimated that at any one time six tons of fabi notes were in transit in ‘Remorse’ vehicles.

The objective, ostensibly, was also to fund the extraction of intelligence, and to fund what operations the British could manage to undertake. At the end of the conflict ‘Remorse’ funds were airlifted to internment camp inmates, and into Hong Kong to help rebuild the colony’s currency, but running through the internal records of this vast enterprise was also the clear objective of keeping the British flag flying in the war-torn China market. Diamonds were the British businessman’s best friend in China, and this staggeringly successful venture – capitalism in the raw – helped these khaki-clad merchants of war to ready themselves for the end of hostilities and the new scramble for China that would ensue.

It is hardly surprising, then, that it was during the later stages of the war that Lin Yutang lost his sense of humour. As Chiang Kai-shek had never had one, his own attacks on his erstwhile allies were more predictable. The responses of both exemplify the deep frustration of a wide spectrum of Chinese nationalist thought over the country’s apparent position in Western eyes. For their part, in their now increasingly internationally known headquarters in Yan’an, the Chinese Communist Party had never held any such illusions. Most existing accounts of wartime relations between China, America and Great Britain chart the steadily developing disenchantment of the Westerners with their difficult ally. But this was a process that had its own dynamic on the Guomindang’s side as well. The Americans and the British rather hoped that they had wiped the slate clean by signing the new friendship treaties in February 1943, but this was an illusion.

Lin Yutang’s book Between Tears and Laughter was published in the summer of 1943. It began angry, and stayed that way for 243 bitter pages there were no jokes. Five million Chinese soldiers have not died, he wrote, ‘to keep the British in Hong Kong’, the ‘booty of the Opium War’. The British had deliberately starved China of resources by acceding to Japanese demands in 1939 to close the Burma Road – its sole logistical lifeline once it had lost the coasts – and by now focusing on regaining their own Southeast Asian colonies first, before supporting the China front. The British, he charged, even refused to allow the National Government to develop its own air force. America was little better in Lin’s eyes, as in the earlier days of the conflict it had allowed shipments of ‘oil and scrap iron to Tokyo to bomb Chinese women and children’. His cynicism about British war aims was hardly unusual, and widely shared within the US government in fact. It was also a perfectly sound understanding of British aims.

Lin was also bitter about the hypocrisies of the Atlantic Charter’s elision of colonialism: Roosevelt and Churchill committed the Allies to respect the right of ‘all people’ to self-determination: but this was not intended, certainly by the British, to apply to the European empires. Lin also took his argument further, developing a rejection of the West itself, aside from its science, and its ‘materialistic civilization’. Still, Lin allowed that ‘all you need to do to make an Englishman a gentleman again is to ship him back west of the Suez Canal’. So there was hope for England. Meanwhile, China should see its allies for what they were, arm and strengthen itself, and then ‘nothing the Western nations can do can stop her or keep her down’. Pearl Buck and Richard Welsh, her husband and their joint publisher, had urged Lin to maintain his earlier, funnier, persona, in communicating Chinese perspectives, as a Chinese, to a Western readership. But Lin had tired of performing as the wise and witty sage, and like many in China, had tired too of the Allies. ‘Shrill, abusive and intemperate’, ran The New York Times review of his book Lin was ‘smug, condescending and self-righteously superior’. It was, however, in many of its observations about British war aims and the pre-Pearl Harbor appeasement policies of the Allies, entirely spot on.

Lin could be dismissed as a lightweight, and as a cultural but not a political critic, and more space was given to reports and commentary on the corruption and authoritarianism of the Guomindang. Concerns about this were not assuaged by reports on the tone and content of Chiang Kai-shek’s political credo, delivered in a book published in March 1943 and designed for reading by party and government officials, and students and schoolchildren. China’s Destiny (Zhongguo zhi mingyun) outraged the diplomats in Chongqing. The British produced translations and synopses that they shared with the Americans, and reports flew to London and Washington, and out to the press, about what was characterized by some as a manifesto that could have been produced in any of the dictatorships (perhaps not by Hitler, one diplomat mused, but certainly by Franco). Its anti-democratic tone was less problematic for the British than its sustained critique of the record of foreign and particularly British imperialism in modern China. More than half the text was a lesson in retelling that history. Chiang’s book began with an account of the Manchus and their weakness in the face of the foreign onslaught. The succession of unfair treaties, and the depredations of the cosmopolitan collection of powers that sought advantage in China, were rehearsed in detail, while the injustices of the concessions and the International Settlement in Shanghai were all itemized. These were places, he argued, in which gambling, prostitution, narcotics and gangsterism flourished – which could hardly be denied – in which speculation was king, and which had destroyed any respect for law on the part of the Chinese people.

China’s Destiny was a signal that the surrender by the British and Americans of their privileges was not going to be the end of that story: imperialism’s impact on China served too important a function for Chinese nationalists. And this was not enough, as the book also seemed to lay claim to a greater China than was currently controlled by the republic, including Tibet and Mongolia, and it seemed to suggest continental Southeast Asia too, and all areas shaped culturally by Chinese civilization. Plans to print an English edition by the British Ministry of Information were quickly shelved. ‘I never saw a more pernicious use of history for political reasons,’ wrote the historian John Fairbank in his diary, ‘a tract unworthy of a statesman’. Another reader, Robert Payne, judged it ‘disturbing’ and ‘intolerant’. The book outraged liberal intellectuals and leftists in China as well, who distanced themselves from it as far as they safely could. Yet the episode provided further fuel for those of China’s allies who were beginning to question whether a country led by the Guomindang was worth saving, or could in fact be worked with in the post-war world.

More shocking were reports of widespread corruption throughout the Guomindang state, and amongst some of those close to the Generalissimo, as well as of murderous repression by its secret-service units, which was hardly restricted to the streets of isolated Shanghai. If Franco provided the text, Himmler seemed to be running the intelligence services. Such reports were presented as warnings by diplomats on the spot and by such high-profile China commentators as Pearl Buck, most pointedly in a May 1943 article in Life magazine, which up till then had been vociferous like all the Luce press in its support for Chiang’s China. The point that took everyone by surprise, however, was that the Guomindang remained committed to an anti-imperialist agenda, and at the same time aspired to regional predominance. If anyone had been actually listening to China’s diplomats in the 1930s, this would hardly have been so unexpected: it had been rehearsed at the League of Nations and repeatedly during and since the party’s rise to power. The impact of this ideology, deployed through Chiang’s book, but more widely in the educational and other vehicles used to mobilize the Chinese in the war against the invader, was also magnified by the more cynically deployed anti-imperialist rhetoric of the Japanese and their collaborator regimes.

Anti-imperialist nationalism might well succeed in shipping ‘Englishmen’ back west of Suez, but the Westerners would leave their culture and values behind, as occupied Shanghai had seen. The city’s particular forms of social and cultural modernity would remain embedded: the cocktail, the ballroom, gossip about Jackie Coogan, the Canidrome (still holding races as the war ended) and jazz. In June 1945, with the end of the Pacific War just a few weeks away, a perfectly Shanghai modern event took place in the Grand Theatre. Li Xianglan had the lead part in a jazz symphony, inspired by George Gershwin, and composed by a conscripted Japanese musician, Hattori Ryoichi. The musicians came from the former SMC orchestra, and were in the main Russians and Western European Jewish refugees. The symphony finished with a section that provided China’s first taste of a boogie-woogie beat, heard in a modernist hall designed by a Hungarian architect, and sung by a Japanese woman born in Manchuria. Such a quintessential melange of influences, cultures and people would outlast the war, but there was growing opposition to hybridity. A body of thought was developing, and finding expression in Lin Yutang’s book and China’s Destiny, that identified the problem of China as being not imperialism but the West itself, that disease not of the skin nor the heart but of the soul. It was not Western power but Western culture that had despoiled the essence of 5,000 years of Han Chinese history, and humiliated, degraded and enslaved the Chinese. As Lin Yutang put it, in his own introduction to the official English translation of China’s Destiny, published in January 1947, there was a need for ‘cultural and moral reconstruction’ to accompany ‘political revolution’. From such seeming platitudes, great horrors would yet evolve.


Videoyu izle: Eskişehir Dikenli Tel İmalatı (Ocak 2022).