Tarih Podcast'leri

New England'ın Karanlık Günü'nün Gizemini Çözmek

New England'ın Karanlık Günü'nün Gizemini Çözmek

Sabah 10:00'da, karanlık Maine'den New Jersey'e kadar olan kasabaları ve şehirleri yutup ardından korku ve kaos yayarken, ay ürkütücü bir kan kırmızısı parladı. Etkinlik “New England’s Dark Day” olarak tanındı.

Günlüklere, şiirlere ve kitaplara kaydedilen çok sayıda görgü tanığı, gün ışığının azalması ve karanlığın akşama kadar devam etmesiyle ortaya çıkan paniği anlatıyor. Sonunda, ay ve yıldızlar bile karanlık tarafından tamamen gizlendi.

Şair John Greenleaf Whittier, “John Greenleaf Whittier'in Komple Şiirsel Eserleri” (1873) adlı eserinde bu unutulmaz günü şöyle yazmıştır:

Twas çok eski yılın bir Mayıs gününde
Bin yedi yüz seksen, orada düştü
Baharın çiçeğe ve tatlı yaşamına,
Taze yeryüzü ve öğlen cenneti üzerinde,
Büyük karanlığın dehşeti.
Erkekler dua etti ve kadınlar ağladı; tüm kulaklar keskinleşti
Trompet parçalanan kıyamet patlamasını duymak için
Siyah gökyüzü.

Sanatçının 19 Mayıs 1780'deki Karanlık Gün'de sabah ortası koşullarını tasviri (Richard Devens, 1876 tarafından yazılan 'İlk Tarihimiz'den).

Yargı Günü

Bu garip fenomenle ilgili kafa karışıklığı ve korku, iletişim eksikliği nedeniyle daha da kötüleşti. O zamanlar telgraf veya radyo yoktu ve bu nedenle neler olup bittiğini ve karanlığa neyin neden olduğunu bilmenin hiçbir yolu yoktu. Bilgi ve açıklama olmayınca insanlar dini öğretilerine yöneldiler.

Mukaddes Kitap ifadeleri: “Rab'bin büyük ve korkunç günü gelmeden önce güneş karanlığa, ay kana dönüşecek” (Yoel 2:31) ve “Güneş karardı... ve bütün ay karardı. kan olarak. Gökteki yıldızlar yeryüzüne düştü…” (Vahiy 6:12-13), insanları Kıyamet Günü'nün geldiğine inandırdı. Görgü tanıklarının ifadelerine göre sokaklarda yürüyen insanlar günün geldiğini bağırarak söylüyorlar. O zamanlar, New England sakinleri, doğa olaylarının Tanrı'nın niyetlerinin işaretleri olduğuna inanan derinden dindar Protestanlardı.

Dolunay kırmızısı. New England halkı Kıyamet Günü'nün üzerlerinde olduğuna inanıyordu ve bu, ayın kırmızı parlaması gerçeğiyle desteklendi. ( Sudhamshu Hebbar / Flickr )

Karanlığın Nedeni

Gizemli olayı takip eden on yıllar ve yüzyıllarda, şimdi 230 yıldan fazla bir süre önce New England'ın üzerine çöken karanlığı açıklamak için birçok teori ortaya atıldı. Hipotezler arasında güneş tutulması, fırtına, volkanik patlama, yangın, yansıtıcı buhar katmanlarıyla yüklü bir atmosfer, büyük bir dağ tarafından gizlenen güneş ışığı veya meteor çarpması vardı.

Zamanla, bu önerilerin çoğu reddedildi - astronomik kayıtlar o sırada tutulma olmadığını belirledi ve tarihsel kayıtlar bir fırtınayı hariç tuttu. Manchester Üniversitesi'nde atmosfer bilimi profesörü olan Thomas Choularton, 1780'de meydana gelen volkanik aktiviteye dair hiçbir kayıt bulunmadığını ve bu da güneşi kaplayan bir kül bulutunun olası olmadığını söyledi.

Tatmin edici bir açıklama bulamayan İngiliz matematikçi ve astronom Sir John Herschel şunları söyledi: "Kuzey Amerika'daki karanlık gün, felsefenin açıklamakta güçlük çektiği o harika doğa fenomenlerinden biriydi."

Bilim Bir Cevap Bulur

Sonunda, New England'ın Karanlık Günü'nden iki yüzyıldan fazla bir süre sonra bilim, kalıcı gizemi çözdü. 2008'de Missouri Üniversitesi, Ontario'daki ağaç halkalarından elde edilen kanıtların, Kanada'da 1780'de meydana gelen büyük orman yangınlarının New England'ın karanlığının olası nedeni olduğunu ortaya koyduğunu açıkladı.

Üniversitenin gazetesine göre, MU Ziraat, Gıda ve Doğal Kaynaklar Koleji'nde araştırma görevlisi olan Erin McMurry, "Ağaç halkalarındaki desenler bir hikaye anlatıyor" dedi. “Ağaç halkalarını ekolojik eserler olarak düşünüyoruz. Yüzüklerin tarihlendirilmesini ve kronolojinin nasıl oluşturulacağını biliyoruz, böylece ne zaman bir yangın veya kuraklık meydana geldiğini anlayabilir ve ağacın yıllardır sakladığı tarihi açığa çıkarabiliriz.”

Ağaç halkalarından elde edilen kanıtlar, orman yangınlarının New England'ın Karanlık Gününe neden olduğunu gösteriyor. ( coğrafya)

International Journal of Wildland Fire'da yayınlanan "Yangın İzleri New England'ın 1780 Karanlık Günü'nün Kaynağını Gösteriyor" başlıklı bir makalede, bilim adamları, yangınların atmosfer koşullarını etkilemek için üst atmosfere uzanan ve sisle birleşen kalın duman sütunları ürettiğini açıkladılar. yüzlerce mil uzakta.

Araştırma, bölgedeki küllü bir kokuyu tanımlayan tanık ifadeleriyle destekleniyor. Bostonlu coğrafyacı Jeremy Belknap, 1780'de Ebenezer Hazard'a yazdığı bir mektupta, havanın "bir malt evi ya da kömür ocağı kokusu" aldığını yazdı ve su kütlelerinin nasıl isli ve siyah göründüğünü anlattı.

McMurry, çalışmanın “tarihi hesapları almak ve bunları modern teknoloji ve ağaç halkalarından elde edilen fiziksel tarihsel kanıtlarla birleştirmek ve bilimle bir gizemi çözmek için eşsiz bir fırsat” sağladığını söyledi.

Öne çıkan görsel: "Day of Darkness", San Pedro de la Paz, Şili ( Wikimedia Commons )

Makale ' New England'ın Karanlıklar Günü'nün Gizemini Çözmek s' aslen yayınlandı Çağ Zamanları ve izin alınarak yeniden yayınlanmıştır.


Ek 1. Modern Dinler, Karanlığın Kültürleri

Burada modern kültürlerle ilgili bir soru: Çok seküler olduklarına göre, dünyaya “dini” bir izlenim bırakacaklarını gerçekten söyleyebilir miyiz? Modern sanayileşmiş milletler bir tür sahte din mi uyguluyorlar? Birkaç on yıl önce, en azından ismen Hıristiyan monarşileri ve cumhuriyetleriydiler.

Ancak o zamandan beri, onların İlahi Olan ile ilişkileri, daha saf halinden Vahiy 17-18'in tamamlayıcı olmayan terimlerle tanımladığı şeye dönüşmüştür. "fahişe". (Bu, bazen eski İsrail'e, Tanrı'nın tapınmasından ve yollarından uzaklaştığında da kullanılan bir terimdi.)

Aslında tarih, bir zamanlar sadık "gelinler" dönüşmek "fahişeler". Hıristiyanlığın ilk günlerinde, pek çok "canavar"-benzeri ulus (veya en azından hükümdarı) dönüştürülür ve Mesih'in gelini olur. Fakat zaman geçtikçe, bu milletler ve onların hükümdarları, bir "fahişe".

Örneğin Avrupa ulusları, bir zamanlar Hıristiyanlığın güçlü kaleleriydi, o zaman Orta Çağ boyunca, Haçlı Seferleri ve Engizisyon başladıkça, diğer halklara baskı yapanlara ve gerçek Hıristiyanlara zulmedenlere dönüştüler. Reformun başlamasıyla birlikte, Avrupa'nın Hıristiyanlığı bir dereceye kadar yoluna girdi. Bundan sonra Koloni Çağı geldi ve Avrupa ülkeleri yeniden bir "fahişe" açgözlü ticaret uygulamaları ve daha zayıf ulusların sömürülmesi yoluyla.

Sonunda, kurucu inançlarının saflığı bozulmaya devam ettikçe, milletler sahte bir tapınma sistemine duyarlı hale gelir ve ardından başka bir dönüşüm gerçekleşir: tam bir döngüye girerler ve "canavarlar" Hıristiyan ibadet sisteminin yasa dışı ilan edildiği ve/veya tamamen farklı bir dini sistemle değiştirildiği milletler/imparatorluklar.

Aslında, bu zaten oldu. 20. yüzyıl tarihine bir bakış, Karanlığın büyük kültürlerinin dünyanın modern, sanayileşmiş ve Hristiyan bölgelerini silip süpürdüğünü ve İsa'nın dönüşünden önce Hristiyan inancının eski simgelerini bir kez daha süpürüp götürebileceğini ortaya koyuyor.

Örneğin, Avrupa'da onun büyük Hıristiyan mirası, son 150 yılda evrim, hümanizm, ateizm felsefeleri tarafından kökünden sökülmüştür. 1930'lar ve 40'lar boyunca, bu tür felsefeler, özellikle evrim teorisi ve öjeni, Hıristiyan inancını ve inancını sarstı ve Nazi politikalarına ve demagojisine temel teşkil eden alternatif dünya görüşleri sundu.

Nazizm çoktan gitmiş olsa da, onun için bir tür üreme alanı işlevi gören felsefi mirasın çoğu büyümeye devam etti ve şimdi Avrupa'nın benimsediği yeni bir “din” türünün yükselişinin yolunu açıyor gibi görünüyor. laik/bilimsel Materyalizm veya dine karşı olan bir din olarak adlandırabileceğimiz, kendine özgü bir ruhsal Karanlık türü.

Esasen bu “din”, insana ve doğal dünyaya ve onun sağladığı şeylere ve zenginliklere tapınmakla ilgilidir. Tanrı'ya olan inanç bir kez yıkıldı mı, geriye kalan tek şey bu. Son 50 yılda, inançtaki bu düşüşün yavaş yavaş gerçekleştiğini gördük. Modern Avrupa'da giderek daha fazla resmi hükümet politikaları, özellikle Hıristiyanlık olmak üzere dini inancın uygulanmasını kademeli olarak yasakladı. Bu, büyük apaçık zulüm dalgalarında değil, daha incelikli, gizli yollarla oldu.

Avrupa, halihazırda sayısız insanın zihinlerini ve kalplerini bulandırmaya çalışan büyük bir “karanlık kültürü” barındırıyor – sonunda materyalizme ve kabule dayalı yeni bir din biçiminde doruk noktasına ulaşacak bir kültür. "canavar işareti".

Çin'e gelince, Avrupa'nın ne hale geldiğini zaten resmi olarak uyguluyor. Rusya'da olduğu gibi, ateist komünizm orada ölmedi. Çin gelişiyor, İsa'nın gelişinden önce Dünyanın son imparatorluğunun yükselişi için gereken altyapıyı hazırlıyor.

Rusya ile ilgili olarak, birkaç on yıl boyunca, Sovyetler Birliği olarak, halkı ateizm bulutu altında ve otoriter rejimler altında yaşamaya şartlandı ve yöneticiler demagog statüsüne yükseldi. Ve geçmişin tüm madeni ve deniz canavarı imparatorluklarında var olan şeye benziyordu: Şeytanın Tanrı'ya gerçek tapınmayı gasp etme niyetiyle, kralın ilahi statüye yükseltilmesi.

Rusya'da sarkaç, ateist komünizmden uzaklaşmış olsa da, yükselen bir milliyetçilik dalgası altında, benzer bir manevi Karanlığa geri dönebilir. Komünizme daha az vurgu yapılması muhtemeldir, ancak eski Tanrı karşıtı inançlar ve demagoji, bunlar geleceğin Rusya'sında yeniden yükselebilecek özelliklerdir.

Hitler Almanya'sında yaşananlara benzer olabilir. 1. Dünya Savaşı'ndan sonra bir aşağılanma döneminden sonra, Almanya'nın mağlup milliyetçiliği, Adolph Hitler'in karizmatik liderliği altında yeniden yükseldi. Bu adama bir demagog olarak tapılırken, Kilise NS ya yeraltına sürüldü ya da Nazi rejimiyle uzlaşmaya zorlandı.

1990'larda komünizmin çöküşü ve Sovyet cumhuriyetlerinin kaybedilmesiyle Rusya da büyük bir aşağılanma yaşadı. Orada eski süper güç statüsüne dönmek için büyük bir özlem olduğunu hayal etmek kolay. . . yine karizmatik bir liderin liderliğinde.

Bu arada, Hıristiyanlığın sözde kalesi - Amerika - bir "fahişe" (Vahiy 17-18'de belirtildiği gibi) ve genel olarak dünyada korkunç derecede zayıf bir etki ve örnek haline geldi. Tanrı'nın kendi kutsal doğası, Amerika'nın düşmanlarının Amerika'nın şiddetle ihtiyaç duyduğu cezayı tasarlamak için ayaklanmasını engellemesine izin vermeyecektir.

Bu nedenle, Çin-Rusya birleşimi (bazı AB ülkeleri ile birlikte) yeni bir karizmatik lider altında birleşik bir kredi sistemi içinde dünyayı kucaklamaya başlarken, onların fetihleri ​​yeni bir Karanlık kültürü getirecektir.. Bu, hem Deccal'i çevreleyen demagoji hem de maddi refah ve hayatta kalmaya verilen bağlılık olarak tezahür edecektir. Bu, putperestlikle bağlantılı olağan dini tuzaklar olmadan bilimsel çağımıza uyarlanmış, eski Mammon ibadetinin ve imparator ibadetinin güncellenmiş bir versiyonu gibi.

Ancak, Vahiy Kitabından bildiğimiz gibi, yeni bir tür inisiyasyon töreni moda olacak; "canavar işareti". (Muhtemelen bu, deri içine veya üzerine, bir dövme veya mikroçip implante edilecek, bu olmadan satın almak veya satmak çok zor olacak. Ancak bu, mevcut çalışmanın kapsamını aşan büyük bir konudur. Görüntünün Gizemini Çözmek ve 5 gönderi 666 ve Canavarın İşareti daha fazla bilgi için.)

Böylece, bir ibadet sisteminin bu modern versiyonu sadece Avrupa ve Rusya'da değil, dünyanın çoğuna yayılacak. Yeni bir “din” olacak. Ancak fark, din gibi görünmeyen bir din olacak olmasıdır.

Bununla birlikte, eski zamanlarda daha önce olduğu gibi, Deccal sadece Rusya'da değil, dünyanın geri kalanında da bir tapınma nesnesi haline gelecek - ya da daha doğrusu, siyasi laik övünme – ve bu esas olarak Sahte Peygamber'in etkisi. Onun tanıtımını "canavar resmi" dünyanın Deccal'e tapmasına neden olur. (Vahiy 13:12, 15)

Ancak yeni olan şu ki, bu modern Canavar, Sahte Peygamber'in yardımıyla aynı zamanda dünyanın ekonomik kurtuluşunu da getiriyor. Deccal, dünyanın maddi zenginliğinin kaynağı olan her şeye kadir bir hayırsever olur.

Son imparatorluk böylece dünyayı iki yönden kontrol edecek. Uluslar, Deccal'i kabul etme baskısını sadece askeri kampanyalarında hayatta kalmak için değil, aynı zamanda ekonomik olarak da hayatta kalmak için hissedecekler. Siyasi-askeri rejimlerin büyük iş "yöneticileri" ile bu tuhaf etkileşimi olacak.

Modern dünyanın gerekli altyapıyı (silahlar, kredi sistemleri, medya iletişimi vb.) "canavarlar" modern dünyanın çoğunu fethetmek için. İmparator ibadetinin yeni biçimini başlatmak için yeterince geniş bir platforma sahip olacaklar. "canavar işareti" sistem, Mammon-ibadetinin günümüz versiyonu.

Vahiy 13, dünyaya yapılan bu ikili saldırıyı ikisinin sembolizminde resmediyor "canavarlar" itibaren "Deniz" ve "toprak" (birlikte çalışan). vizyonu "görüntü" Daniel 2'de onu farklı şekilde sembolize eder “demir ve kil” ("karışık" bir arada).

Demir: Eski Sezar diktatörlerinin yönetimine benzer şekilde, tüm muhalefeti acımasızca ezen güçlü askeri-cumhuriyetçi yönetim, modern zamanlarda - Komünist diktatörler ve Alman Führer biçiminde - yeniden ortaya çıktı ve yükselişiyle doruğa ulaşacak. geleceğin Deccal demagogu. Clay: Herkesi dünyaya girerek maddi varlığını sürdürmeye zorlayan eşit derecede acımasız ekonomik güç. "işaret numarası" sistem.

Böylece dünyanın gelmekte olan dini durumu: Amerika, adı Hristiyan, ama Tanrı'nın yollarından ayrılmış, Kutsal Kitap'ta fahişe olarak adlandırılan ve azaba muhtaç hale geldi. Bu çalışmanın önerdiği gibi, Dünya Canavarı'nı temsil eden Avrupa ve Çin, Materyalizme tapınmaktadır. Rusya, Deniz Canavarı olarak, dünyanın büyük bir bölümünün laik övgülerle önünde eğileceği bir demagog tarafından yönetilmeye hazırlık aşamasındadır.


Berlin'de Bir Aile Gizemini Çözmek

Bir mezar olarak, bir ceset için çok küçüktü, bir ceset olduğundan ya da asla olmayacağından değil. Ama bir cenaze törenine, merhumun sahip olabileceği kadar yakındı.

Fırtınalı bir Kasım öğleden sonra kurşunlu bir Berlin gökyüzünün altında, yas tutan küçük bir grup, çiftin 1939'da II. Dünya Savaşı arifesinde kaçtığı krem ​​rengi, kırmızı çatılı Wilmersdorf apartman kompleksinin dışında toplandı.

Eşikte, iki parke taşı kazıldı ve yerlerine yaklaşık dört inç karelik parlak pirinç plakalarla kaplı ve üzerinde “HIER WOHNTE…” yazan iki yeni taş takıldı.

Beyaz güllerin ve titreyen mumların arasında Mozart'ın Viyana sonatlarını bir keman ikilisi çaldı.

2015 yılında, Holokost'un iki kurbanının daha isimleri ve yüzleri verildi - annemin erkek kardeşi Szilard Diamant ve karısı Hella.

1942'de Slovakya'daki umut edilen sığınaklarından Yahudiler olarak sınır dışı edilen, altı dil konuşan sıska, bıyıklı bir metal tüccarı olan Szilard, ortadan kayboldu ve büyük olasılıkla 42 yaşında Majdanek'teki Nazi imha kampında öldürüldü. Hella, koyu sarışın ve modaya uygun, önce memleketi Oswiecim'e, Almanlara Auschwitz'e, ardından Sobibor ölüm merkezindeki bir zorunlu çalışma kampına nakledildi.

resim

Üçüncü Reich altındaki kaderleri, büyük ölçüde, geç de olsa çözmeye çalıştığım gizemlerdi. Bu arada, neredeyse üç çeyrek yüzyıl sonra, gecikmiş bir saygı duruşu olarak Stolpersteine ​​adlı özel anıt işaretleri yerleştirmek için Berlin'e seyahat etmek için alışılmadık bir fırsat elde etmiştim.

Eşim ve ben bir gece önce New York'tan Amsterdam'a alelacele ayarlanmış bir geziye gelmiştik. Moda Fasanenstrasse'de, annemle babamın Weimar günlerinde flört ettiği Kurfürstendamm'ın ışıltılı alışveriş bulvarına ve kafelerine yakın, uygun bir şekilde adlandırılan Hotel-Pension Funk'ta bir oda ayırtmıştım.

Eski kuş kafesi asansörü, sade mobilyaları ve makul fiyatlarıyla (ortak banyo ile 85 $), önceki ziyaretimden sevgiyle hatırladığım, iyi, korkak bir savaş öncesi havası yayıyordu. 1931'den 1937'ye kadar, 1910'ların Danimarkalı sessiz film efsanesi Asta Nielsen'in, film afişleriyle salonları süsleyen dairesi olmasına bayıldım. Turpgillerden sebzelerle harika şeyler yapan popüler eski bira fabrikası Katz Orange veya Orange Cat'te akşam yemeği rezervasyonları yapmıştık.

Az bir zamanda, Berlin'in neredeyse fetişist bir pişmanlık ve kefarete bağlılıkla birlikte verdiği tarihin acımasız derslerini özümsemek için şehri çaprazladık: Kaiser Wilhelm Anıt Kilisesi'nin bombalanmış harabesi, Kontrol Noktası Charlie ve hor görülen duvarın kalıntıları , Brandenburg Kapısı ve 2.711 boğucu steliyle Avrupa'nın Katledilen Yahudileri Anıtı labirenti andırıyor.

Ama kendi anmamız için oradaydık.

Dünyanın en büyük anıtı olarak adlandırılan yerde, 53.000'den fazla Stolpersteine ​​veya tökezleme blokları (kaldırımla aynı hizada olmalarına rağmen), şimdiye kadar Almanya'da ve Hitler'in doğum yeri de dahil olmak üzere diğer 20 Avrupa ülkesinde kurbanların en son tercih ettikleri konutlara yerleştirildi. Avusturya'da, Braunau am Inn.

Naziler tarafından zulme uğrayan Yahudilerin, Çingenelerin, eşcinsellerin ve tüm azınlıkların kaderini belgeleyen kar amacı gütmeyen girişim, 1993 yılında Yahudi olmayan Köln'lü bir heykeltıraş olan Gunter Demnig tarafından el işçiliği ve montajla gurur duyarak başlatıldı. taşların kendisi, her biri 120 avro veya yaklaşık 135 dolar alıyor. Bazıları, Münih şehir hükümetinin Yahudi cemaatinin emriyle onları tamamen yasaklayarak ayak altındaki anıtları saygısız olarak nitelendirdi. Ama onları derinden dokunaklı buldum.

Bay Demnig'in 2003 yılında The New York Times'a söylediği gibi, “Bir kişinin adını okursanız, yaşını hesaplarsanız, eski evine bakar ve hangi pencerenin arkasında yaşadığını merak ederseniz, o zaman dehşetin bir yüzü vardır. ”

İnternet, kayıp ataların izini sürmeye yönelik artan ilgiyi beslerken, Stolperstein fenomeni hiçbir solma belirtisi göstermiyor. Gerçekten de, bekleme listesi uzun, Şubat 2017'ye kadar yeni kurulum randevusu mevcut değil. Bu yüzden 13 Ekim'de - başvurduktan sonra dokuz aydan kısa bir süre sonra ve “uzun bir gecikme” konusunda uyarıldıktan altı ay sonra - bilgisayarımı açmak için şaşırdım. kısa bir mesaja e-posta, "Bitte beachten Sie den Anhang."

Eki açarak, sadece bir ay sonra, 14 Kasım'da, tam olarak 14:05'ten 14:20'ye kadar - yakınlardaki diğer dört törenin arasına sıkışmış - Diamantlar için iki taş atılacağına dair bir duyuru buldum.

Katılmak için Berlin'e seyahat eder miyim?

Annem 1984'te New York'ta öldükten sonra eşyalarının arasında bir önbellek mektup ve belge bulmasaydım bunların hiçbiri gerçekleşmeyecekti. Almanca olarak, daktilo edilmiş ve dökülen kağıtlara mürekkeplenmiş, uğursuz olmasalar da ilgi çekici görünüyorlardı. Onları hızla ve anlaşılmaz bir şekilde bir kenara koydum, onları bir yerden bir yere taşıdım, ta ki yaklaşık beş yıl öncesine kadar bir gün onlarla tekrar karşılaştığımda ve okumaya başladığımda. Szilard'a varlığımı borçlu olduğumu biliyordum - genç arkadaşı Hans Blumenthal ve Szilard'ın kız kardeşi Rose aşık olmuş, evlenmiş ve 1929'da Amerika'ya göç etmişti. Onlar benim ailem oldular.

1937'ye gelindiğinde, dosyadaki mektuplar başladığında, 1932'de evlenen Szilard ve Hella Better, Weimar yıllarından beri Berlin'in batısındaki şık bir semt olan Wilmersdorf'taki Güntzelstrasse 49'da 1910 dolaylarında çekici bir bahçe apartman kompleksinde yaşıyorlar. birçok Yahudi, aydın ve sanatçı da dahil olmak üzere çizim profesyonelleri. Fotoğraflardan, Hella saç ve soignée, ceketli ve kravatlı Szilard, genellikle pipo içen bir moda çekiminden her zaman yeni çıkmış gibi görünüyorlar.

Sıkılaşan Nazi ağı boyunca, onlar Yahudi cemaatinin aktif aidat ödeyen üyeleridir ve Hella gençlik ofisinde çalışmaktadır. 1938'e gelindiğinde, Szilard metal işinden zorla atıldığında, kayınpederlerinin, annemin ve babamın gittiği Amerika'ya vize için bir bekleme listesinde sallanırken, Deutschland'daki Yahudi yardım derneği Hilfsverein für Juden'e umutsuz mali başvurularda bu bağlantılardan bahsediyorlar. , onlar için kefil.

16 Şubat 1939'da Szilard'ın Çek vatandaşı olarak oturma izni sona erer ve anavatanına kaçmak ve orada vize beklemek için planlar yaparlar. Bu arada Amerika'ya giderken İngiltere'de bir geçiş kampı için başvuruyor, lisede ekonomi ve metaller üzerine eğitimini ve Almanca, İngilizce, Fransızca, Lehçe, Macarca ve İbranice'de akıcı olduğunu belirtiyor. Ama hiçbir şey olmuyor.

Duruşma için çılgınca çabalar içinde, 3 Nisan 1939'da yanıt gelene kadar Hilfsverein'e son bir mektup patlaması salıverirler: "Temelde ABD'ye geçiş için sübvansiyon sağlayacak durumda değiliz..." Bunun üzerine dosya sona erer. (Yakın zamanda orijinalleri Washington'daki Birleşik Devletler Holokost Anıt Müzesi'ne bağışladım.)

Pearl Harbor'dan bir ay önce New York'ta doğan bir savaş bebeği olarak, okuyamadığım fısıldayan konuşmalarda ve çığlık atan manşetlerde bir tehlike dünyası hissettim. Küçük kız kardeşim ve ben, özellikle Szilard ve Hella'nın peşinden gitmek için önceden gönderdikleri yetim eşyalarını gizleyen ya da öyle hatırlıyorum, apartmanımızın karanlık bir koridorunda siyah lake gardıroptan korktuk. Her nasılsa, Szilard'ın monogramına sahip güzel gümüş peçete halkalarımız vardı. Belki mektuplar da dolaptan gelmiştir.

Ama hikayenin çok az bir kısmı bir araya geldi, ta ki yıllar içinde Berlin'e tekrar tekrar seyahat etmiş olmama rağmen, çok, çok sonrasına kadar. 2011'de iki kızımıza atalarımızın şehrini göstermek ve en sonunda özel bir adresi bulmak için geri döndüm.

Güntzelstrasse uzun bir cadde ve sanki kilometrelerce yürüdük ve sanki gölgelik ağaçların ve küçük dükkanların olduğu hoş bir yerleşim bölgesinde 49 numarayı bulduk. Yeşil ve huzurlu bir iç bahçe avlusunun girişinin dışında durduk. Demek yaşadıkları yer burası…

Ortalığı süpüren bir muhafız buldum ve savaştan önce orada olan birinin olup olmadığını sordum. Bundan şüphelendi. Ama ona kartımı bıraktım.

Kiracı Ingrid Broesicke'den haber aldığımda New York'a dönmüştük. Binanın en uzun süre oturanı olarak (daha sonra öğrendiğim gibi, 1948'den beri, 8 yaşındayken), "hatırlama işi" yapan bir hemşire olduğu için aile hikayemin büyük ilgi göreceğini söylemek için e-posta gönderdi. Stolpersteine'ı mı araştırıyordum?

Ancak günler sonra kötü haberi aldı. "Maalesef amcanızın akıbetini netleştirmek mümkün olmadı." Alman federal arşivlerinde amcamın orada yaşadığına dair hiçbir kayıt yoktu.

Bu çılgıncaydı. Sahip olduğum tüm mektuplar orada ona iade edilmişti.

Şimdi, nihayet, daha sistematik bir araştırmaya başladım. Kudüs'teki Dünya Holokost Anma Merkezi Yad Vashem'in bir projesi olan Shoah Kurbanlarının İsimleri Merkezi Veritabanı, Hella'nın İsrail'deki iki kız kardeşi tarafından onlarca yıl arayla dosyalanan iki referansa sahipti. Ne yazık ki hesapları çatıştı, Szilard'ın ölümü 1943'te Almanya'da Bergen-Belsen'de veya Nisan 1942'de Polonya'da Majdanek'te gerçekleşti. Kız kardeşler ölmüştü.

Amerika Birleşik Devletleri Holokost Anıt Müzesi'nin Almanya'nın Bad Arolsen kentindeki Uluslararası İzleme Servisi koleksiyonu şaşırtıcı bir gelişme gösterdi. Aradan yaklaşık yarım yüzyıl geçtikten sonra biri Kızıl Haç'tan Szilard hakkında daha fazla bilgi istedi. Soruşturma, 15 Nisan 1942'de Slovakya'nın Nitra kentinden Polonya'nın Lublin kentine giden Transport II'deki Yahudilerin bir listesini ortaya çıkardı. Szilard ve Hella 729 ve 730 numaraları olarak göründü.

İsrailli tarihçi Yehoshua Buechler'e göre 1991'de “Holokost ve Soykırım Araştırmaları”nda yazan Slovakya, Nazi Almanyası'nın Yahudileri ölüm kamplarına sınır dışı eden ilk uydu devletlerinden biriydi. 26 Mart'tan 20 Ekim 1942'ye kadar, yaklaşık 58.000 Yahudi 57 trene bindirildi, 19'u kuzeye Auschwitz'e ve geri kalanı Majdanek de dahil olmak üzere Lublin bölgesine gönderildi. Çok azı hayatta kaldı.

Şaşırtıcı bir şekilde, Kızıl Haç dosyası ortaya çıktı, 1991'de bilgiyi talep eden kişi Hella'dan başkası değildi - şimdi Armadale, Victoria, Avustralya'dan Helena Tirkel. O ve Szilard sınır dışı trenine bindirildikten dört gün sonra Lublin'de ayrıldılar. Hayatta kaldığını biliyordum, ama ayrıntı yok.

İnternette kayıtlı adresini ararken bir telefon numarası çıktı. Böylece, Baltimore'daki Hella'nın bir torununun, İsrail'deki diğer akrabaların ve çarpıcı yeni bir boyut sağlayabilen teyzemin evlatlık oğlu Andrew Tirkel'in üvey kuzeni olduğunu hiç bilmediğim akrabaları buldum.

Andrew, Melbourne'deki Monash Üniversitesi ve Adelaide Üniversitesi'nde bağlantıları olan, Melbourne'ün sahil banliyösü East Brighton, Victoria'da 66 yaşında bir bilim adamı/mühendis olduğu ortaya çıktı.

Skype ve e-posta yoluyla bana, ebeveynleri Alfred ve Sonia'nın savaştan sonra doğuya Kazakistan'a kaçarak Holokost'tan sağ çıktıklarını, 1949'da Andrew'un doğduğu Polonya'ya döndüklerini söyledi. Üç hafta sonra annesi başarısız bir ameliyatta öldü. . Andrew 3 yaşındayken arkadaşları dul babasını Varşova'da sağ olarak ortaya çıkan Hella ile tanıştırdı. 1952'de yanlarına taşındı çift 1955'te evlendi ve 1960'ta göç etme izni aldı ve İsviçre üzerinden Avustralya'ya ulaştı. Alfred sekiz yıl sonra öldü ve Hella'yı bir kez daha dul bıraktı.

Ve şimdi? Hella öldü, dedi Andrew. 1997'de 89 yaşında öldü. 45 yıldır onun üvey annesiydi.

Hasta hissettim. Annemle babamın ve büyükannemin onunla temas halinde olduklarını biliyordum ama aptalca bir şekilde ayrıntıları hiç araştırmamıştım. 1984'ten beri Szilard'ın mektupları bendeydi. Bunca zaman içinde ona ulaşabilir, hatta onunla tanışabilirdim.

Andrew, hiçbir zaman fazla güvenmediğini söyledi. Bildiklerini, kayıtlardan ve onun ara sıra hikayelerinden toplamıştı. 1992'de Polonya'nın Katowice kentine bir iade ziyaretinde ona eşlik etti. Trafik sıkışıklığına yakalandılar ve Hella çıldırdı, tren istasyonuna ve Auschwitz'e giden bir trene geri döndü.

Sonra Varşova'daki Polonyalı Yahudilerin Tarihi Müzesi aracılığıyla bulduğum Polonyalı bir araştırmacı, Hella'nın Komünist rejim altındaki pasaport dosyasını buldu. 1957'de yeni ailesiyle birlikte göç etmek için yaptığı başvurunun bir kez daha reddedilmesine itiraz eden Hella, Auschwitz'e bir yük vagonuna konduğunu söyledi. Yaklaşık 5.000 Yahudi'den 100'ünün iş için seçildiği Sobibor'a transfer için 48 saat beklediler. O şanslı olanlardan biriydi.

Yetkililere kocası ve "oğlu"nun Majdanek'te ölüme gönderildiğini söyledi. Ama Hella'nın kimsenin bildiği bir oğlu yoktu, ancak Andrew'a bir keresinde zorla veya başka bir şekilde kürtaj yaptırdığını söyledi.

Hella, Sobibor ile bağlantılı bir çalışma kampı olan Krychow'a (Kirschhof veya Griechhof), daha sonra toplu cinayetten müebbet çekerken hapiste ölen kötü şöhretli Franz Stangl'ın komutası altında nakledildiğini söylemeye devam etti.

Gerçekten de Gitta Sereny'nin Stangl üzerine 1974 tarihli tüyler ürpertici kitabı “Into That Darkness”, Hella'nın geldiği sıralarda onu Krychow'a yerleştiriyor gibi görünüyor.

Ekim 1943'te, muhteşem bir mahkûm ayaklanması ve kitlesel firardan sonra, Sobibor kapatıldı ve kendi hesabına, Hella “tasfiyeden hemen önce” kaçtı (kampın durumu belirsiz). Andrew, bazen saman vagonda gizlenerek kaçtığını söylediğini hatırladı.

Tıbbi kayıtlardan Andrew'un gördüğünü hatırladı, Hella savaş sırasında bir deri bir kemik kalmış ve Varşova'daki bir kadın doktorun ofisinde feci şekilde dövülmüş bir halde geldi ve kişisel olarak büyük bir risk alarak onu sağlığına kavuşturdu. Ama bir taksi şoförü son 500 zlotisi çalmış.

Daha sonra, Polonya pasaport dosyasında, Varşova'daki sahte kağıtlarla savaştan sağ kurtulan sözde bir Katolik olan “Maria Sowiak” oldu - belki de daha sonra bıraktığı ipuçlarından, bir dikiş fabrikasında çalışıyor. Yeshiva Üniversitesi'nden bir akademisyen olan Joshua D. Zimmerman'ın yakın tarihli bir kitabında, sıklıkla tasvir edildiği gibi evrensel olarak Yahudi karşıtı olmadığını öne sürdüğü Polonya Yeraltı'ndan da yardım almış olabilir.

Andrew, savaştan sonra sık sık Hella'nın pişmiş hamur işlerini, Varşova ayaklanmasının Nazi karşıtı direniş kahramanı ve Polonya İç Ordusunda eski albay olan Radoslaw olarak bilinen Jan Mazurkiewicz tarafından işletilen bir Varşova kafesine teslim ettiğini söyledi. Andrew yıllarca Avustralya'daki Hella'dan Polonya'daki gizemli hayırseverlere paketler gönderdi.

1945'te serbest bırakıldıktan sonra, bir hükümet sertifikası gösteriyor ki, “Maria Sowiak” “maya Endüstrisinin Merkezi Yönetim Ticaret Merkezi Müdürü” oldu, “mayanın ülke çapında verimli ve zamanında dağıtımını sağlamak” ve görevlerini “birlikte” yerine getirmekle övüldü. büyük inisiyatif, coşku ve fedakarlık.”

Bir mektup, 1951'de Ulusal Kaplıcalar Müdürlüğü'nde direktör olduğunu, ülkeyi dolaştığını ancak kısa süre sonra Alfred Tirkel'in yanına taşınmak ve yeni bebek üvey oğlu Andrew'a anne olmak için gerçek kimliğine geri dönmek için istifa ettiğini gösteriyor. Daha sonra annesinin Auschwitz'de öldürüldüğünü ve kardeşi Heniak'ın Polonya'da sokakta Naziler tarafından öldürüldüğünü öğrendi.

Stolpersteine ​​töreni için Hotel-Pension Funk'tan ayrılırken, Güntzelstrasse'den Ingrid Broesicke bir e-posta gönderdi. Geldiğimizde zilini çalacak mıyız? Binaya asılan duyurudan geleceğimizi biliyordu, dedi. Ah evet, dedi, kiracılara her zaman bilgi verilir.

Eski dostlar gibi kucaklaştık ve Ingrid bizi yakışıklı, kitaplarla dolu dairesine götürdü ve bitmek bilmeyen sorularımı davet etti. Bina sadece Berlin bombardımanında yara almıştı. O ve annesi şehrin başka bir yerinde hayatta kalmışlardı, anne babası 1942'de ayrılmıştı ve 1948'de Güntzelstrasse'ye taşındılar. Geride hiç Yahudi kalmamıştı ama orada hâlâ yeniden doğmamış Naziler olan evli bir çifti hatırladı. "Kötü insanlar" dedi.

Çocukken bile, annesi ve diğerleri vahşet hakkında bilgisiz olduklarını iddia ettiğinde öfkeyle tepki verdiğini söyledi. "En azından kabul et," dedi şimdi, "kapının arkasında durdun ve Yahudileri dışarı sürüklerken pantolonunu giydin." Böylece yıllar sonra, Amerika Birleşik Devletleri'nde restoran işinde çalışan yetişkin bir oğlunun annesi olarak, kendini “hatırlama işi” ile meşgul etti, Auschwitz'de Barış için Eylem Uzlaşma Servisi ile birlikte çalışarak ve şimdi Berlin'deki Suriyeliler için bir karşılama merkezinde gönüllü olarak çalıştı. Almanya'ya akın eden göçmenler.

A devout Christian, she said she was shocked to discover in 2000 that 42 area churches, according to their own archives, had run a wartime forced labor camp using Ukrainian prisoners to tend cemeteries. She and fellow congregants tracked down 10 survivors and raised several million dollars for their support.

She told me she had spent the last few years arguing for Stolpersteine for Szilard and Hella. I had had no idea.

Then it was time. From a shelf in her pantry, Ingrid retrieved a bouquet of white roses and an armful of tea lights. We walked out to find a dozen neighbors gathered at the building entrance.

A few minutes before 2, a van pulled up with Gunter Demnig, a stocky figure in a blue work shirt, vest and safari hat. Carrying tools in a bucket and two shiny new Stolpersteine, he stepped across the sidewalk and with a small electric concrete saw sliced out two cobblestones, smashing them apart with a mallet. He scooped out loose gravel and was about to insert the new stones when I stopped him. I placed two small black and white photos of Szilard and Hella in the excavation.

Ingrid and the other neighbors scattered the white roses and lit the candles. A duo of husband and wife violinists, Daniela Jung of the Bavarian Radio Symphony Orchestra, and Reinhold Wolf of the Deutsche Oper Berlin, set their baby carriage aside and played Mozart.

I came prepared to say a few words about Szilard and Hella but at the last minute revised my remarks to begin with the victims in Paris, massacred the day before. “It didn’t end with the Third Reich,” I managed, quaveringly (This would become even more horrifyingly true after Orlando.)

Ingrid called my attention to an array of other brass-topped stones sunk into the pavement at Güntzelstrasse 49, which she said she went out to polish from time to time. “Twenty-one,” she said. “Your uncle and aunt make 23.”


Read More

It was hailed as one of the great 19th Century voyages of discovery but ended in death, darkness and an ongoing mystery surrounding the circumstances of what remains the Royal Navy's greatest loss of life in the polar region.

Evidence gathered over the last 150 years show that the expedition ships HMS Terror and HMS Erebus became trapped in ice off King William Island in September 1846.

For two years, the crew wintered off the coast and those who survived this spell decided to begin walking in April 1848 towards the Back River on the Canadian mainland.

This final leg became known as the Death March with Harry Goodsir among these last men standing.

Mr Tracy said: "The Death March in particular arouses deep emotions for me. No one knew where exactly they were, a fact that no doubt was on each crew member’s mind.

"They were on their own and did the very best they could in these many extremes.

"Each member of the crew began their slow, painful, march in extreme temperatures moving ever so closely in death’s icy grip.

"I would think that death was surely welcomed at that point. As for my family member, he was one of the last to perish near the Peffer River in the southernmost part of the island, one of the last to survive.

"I cannot overstate that this unparalleled loss of life had far-reaching consequences as a result of Harry’s disappearance and eventual demise. This family would never be the same again."

Goodsir, a medical graduate from Edinburgh University who served as the assistant surgeon on the Erebus, was one of several Scots on the expedition along with Able Seaman David Leys, from Montrose, William Shanks from Dundee and William Sinclair from Galloway.

The ships left Kent in May 1845 and stopped at Stromness, Orkney for water and restoration before heading first to Greenland. The ships were last seen in Baffin Bay three months later before vanishing into the white void. For two years, there was no word.


Unraveling the mystery of psychogenic non-epileptic seizures

It’s 2016 in Buenos Aires, Argentina. Twenty-year-old Mariana is preparing to undergo a video EEG. She was diagnosed with epilepsy at the age of 11, but that diagnosis will soon be changed.

Mariana doesn’t have epilepsy. She has psychogenic non-epileptic seizures, or PNES.

Though its incidence is difficult to quantify, research estimates that PNES affect anywhere from 2 to 33 of every 100,000 people. Up to 75% of people with PNES were first diagnosed with epilepsy, and 20% to 30% of people initially considered to have drug-resistant epilepsy have PNES.

The average delay between an initial epilepsy diagnosis and the eventual identification of PNES is 7 to 10 years. Over that time, patients take anti-epileptic drugs—which sometimes seem to help, which further muddies the waters—and manage drug side effects, as well as doctor visits and continued seizures. About 7% are misdiagnosed with status epilepticus and subject to hospitalization, procedures and tests for a condition they don’t have. Jobs are lost school is impossible families fall apart. One study estimated the cost of misdiagnosis at $100,000 per patient.

The seizures go by many names: psychogenic non-epileptic seizures, non-epileptic attack disorder, dissociative seizures, stress-induced seizures, pseudoseizures. Many of the names are confusing, or imply that the seizures aren’t real. Though PNES do not appear on EEG, they are not fabricated. And like epilepsy, PNES can put employment, education, relationships and independence in jeopardy. In 2011, an international consensus clinical practice statement ranked them among the top three neuropsychiatric problems worldwide.

2014: Stellenbosch, South Africa

Franci van den Berg

Fourteen-year-old Franci van den Berg is deeply involved in sports, a student leader at an elite school, and “always giving 150%.” Two weeks into her high-school career, she begins having attacks, or “fits.”

Diagnosed with anxiety, she’s prescribed medication and soldiers on. Franci can feel when an attack is coming she sits on the ground to minimize the risk of injury.

About a month later, her cousin — “we were more like brother and sister, we were close” — is killed by a drunk driver.

“It went downhill after that,” says Franci. “I was at home for four months, and I couldn’t leave because I was worried I’d have an attack.”

A history of "hysteria"

The term hides in plain sight, right in the middle of the word “emotions”: motion. It’s clear that how we feel affects the way we move – whether our mouths curve up into a smile or twist into a grimace how fast we walk or complete tasks how we get out of bed in the morning whether we get out of bed at all.

The idea that buried emotions—a buildup of traumatic experiences and stress—can have physical effects isn’t new. Identified by the ancient Greeks, these physical outbursts—everything from seizures to blindness to uncontrollable laughter—were eventually dubbed “hysteria” and ascribed only to women, considered the weaker and more unreasonable sex.

In 1980, hysteria was retired as a clinical term in the United States, replaced with conversion disorder. This disorder occurs when someone experiences neurological symptoms with no underlying medical illness or injury. It falls into a broader category called functional neurological disorders.

While PNES often are a symptom of conversion disorder, they can be associated with other conditions, such as panic disorder and post-traumatic stress disorder. At their core, these seizures signa a body overwhelmed by stress and, often, previous trauma.

Markus Reuber

Markus Reuber, professor of clinical neurology at the University of Sheffield, UK, and an honorary consultant neurologist at nearby hospitals, describes PNES as a learned reflex that the brain uses to avoid distress. “The seizure successfully moves the person from that moment to another moment when they may be exhausted and uncomfortable, but the trigger has gone away,” he said.

“They are an avoidance mechanism,” agreed Lorna Myers, psychologist and director of the Northeast Regional Epilepsy Group’s psychogenic non-epileptic seizures program in New York City. “The seizure becomes a well-worn path of response to anything that’s distressing.”

2016: Cape Town, South Africa

Audrey Bart

Forty-year-old Audrey Bart has been unemployed for the past two years due to illness. Her family is facing financial stress, and recently she’s started experiencing flashbacks to past abuse.

In the middle of February, Audrey is inexplicably paralyzed and taken to the emergency department, where doctors diagnose her with conversion disorder. The next day she sees a psychiatrist, who confirms the diagnosis.

The seizures begin a few days later.

“It was quite scary because while I knew [the seizures] had to do with the conversion disorder, you’re not quite sure how bad it’s going to get, how long it’s going to take before you’re normal again,” said Audrey. “You’re not sure when it is going to strike.”

“They’re desperately looking for help”

Many people with PNES are accused of faking their seizures. Occasionally it’s family members or friends who are the accusers, but often it is medical professionals. Whether the accusations stem from fear of the unknown, cynicism or protecting a professional ego, they lead to anger, disappointment and delays in treatment.

Lorna Myers

“PNES are just as disabling as epilepsy,” said Myers. “It’s frustrating to hear patients say that they’ve gone to emergency rooms or seen different doctors and they get pushed out the door with ‘This is not a real condition’ and told they’re misusing resources.”

Some may be accused of faking because seizures seem like the ideal fabricated symptom: They attract attention and seem easy to feign. Without objective measures or other information to confirm what’s going on, it’s all too easy to assume that someone could be feigning seizures (which falls under the category of factitious disorder or malingering, depending upon the reason behind the deceit).

That does happen, but not often, said Myers. She estimates that less than 5% of patients with seizures are feigning them. “It’s much more likely that non-epileptic seizures are PNES,” she said. “People with PNES are very sick and they’re desperately looking for help.”

In some cases, people with PNES can respond to questions or react to stimuli, which also can raise suspicion, said Reuber. “[Doubters] can’t get their head around the seizure being an unconscious process that can leave you in a state where you can still respond to your environment,” he said. However, some people with epilepsy can respond and remember events during seizures as well, so differentiating PNES from epilepsy on these grounds is not reliable.

2016: Alberta, Canada

Nathan Koop with children

On May 1, a wildfire ignites just southwest of Fort McMurray, a city of 88,000 people in northeastern Alberta. It spreads quickly, forcing the evacuation of the entire city, including Nathan Koops’ young family. In the end, the blaze would cover an area larger than Hong Kong and become the costliest disaster in Canadian history.

Once his family is safe, 30-year-old Nathan returns to help fight the fire as a first responder.

The following month, Nathan’s daughter is born after a harrowing emergency C-section. Nathan has started having night terrors and is seeing a counselor. Weeks later, his son suffers a serious head injury soon after, Nathan experiences panic attacks and flashbacks to fighting the wildfire.

In July, the seizures begin. They start as isolated jolts of the head, then progress to encompass his entire body. Seizures send him tumbling off a ladder, and down a flight of stairs. Driving isn’t safe, and he can’t leave the house by himself. When he’s rushed to the hospital, emergency-room personnel claim that Nathan is faking his seizures and his wife is enabling him.

Trauma and PNES: The body keeps the score

Myers estimates that about 90% of people with PNES have a history of trauma, though some can’t remember it or aren’t comfortable talking about it. The remaining 10% may not have experienced trauma, but they have difficulties handling stress. “They’ve often had years of chronic, smaller stressors – it’s worn them down until they crack,” she said. “The seizures are like a stress fracture.”

Besides a conscious or unconscious reminder of past trauma, PNES can be triggered by a stressful event, undergoing surgery, recovery from general anesthesia, hyperventilation or physical trauma. Many people say they can feel a seizure coming on one study found that experiencing at least 5 panic symptoms before a seizure predicted PNES (rather than epilepsy) 83% of the time.

2017: London, England

Sylvia Barr is undergoing a cardiac procedure for atrial fibrillation. The longtime nurse and social worker has a history of childhood abuse and other trauma, as well as a 30-year history of migraine. Throughout her life she’s dealt with anxiety, depression and anorexia, but she has no history of epilepsy.

About two hours into the procedure, the 61-year-old experiences excruciating chest pain, and paralysis on her left side. She’s convulsing and struggling to breathe. Then everything goes dark, “like ink pouring down a window.” Sylvia wakes up in Intensive Care, her son holding her hand.

With no conclusive evidence that she’s had a stroke, she is prescribed anti-epilepsy medication for the seizures she continues to have. The seizures only worsen, and the medication is stopped. Over the following weeks, Sylvia experiences memory and mobility problems. The seizures continue. She loses her job, and her driving privileges.

“I was shocked at what had happened to me, and the lack of explanation made it harder,” she said.

Discovering differences

Previous diagnoses of anxiety disorders or mood disorders are common in people with PNES, and that they are more likely to describe emotions as being shameful, overwhelming, uncontrollable and damaging. Compared with the general population, people with PNES tend to have higher cortisol levels and lower heart-rate variability, both markers of chronic stress.

But while their bodies may be in perpetual fight-or-flight mode, people with PNES are not consciously aware of it. One study illustrated this by comparing self-reports of anxiety to objective measures of anxiety (using reaction times) in people with PNES, epilepsy, or neither condition. People with PNES tended to report less anxiety than the objective measures showed they were feeling. A few small fMRI and scalp EEG studies suggest that the brains of people with PNES have reduced connectivity in certain areas, including those responsible for emotion processing, executive control and movement.

“It doesn’t make sense to think about the PNES process as something that doesn’t involve the brain,” said Reuber. “There is going to be a process in the brain, just as there’s a process that triggers panic attacks or that is involve in flashbacks in post-traumatic stress disorder.”

Better understanding the processes that lead to PNES may help to provide more effective treatment. Currently, only about half of people with PNES achieve seizure freedom, after varying types of psychological intervention.

PNES are thought to be as common as multiple sclerosis or Parkinson’s disease, yet underrecognized, misdiagnosed and mistreated by many health care professionals. Neurologists are uniquely positioned to address this unmet medical need though they cannot provide treatment, they can be a crucial part of treatment success.

Up next in this series: Communicating a PNES diagnosis and closing the treatment gap

Subscribe to the ILAE Newsletter

To subscribe, please click on the button below.

Please send me information about ILAE activities and other
information of interest to the epilepsy community


Unraveling the mystery of sailor who survived worst open-sea Naval battle of WWII

CLOSE

Here's a breakdown of the stories right now at www.democratandchronicle.com. Wochit

On the night of Aug. 8, 1942, a young U.S. sailor named Ernie Coleman dove into the flame-engulfed waters of the South Pacific off Savo Island in a desperate attempt to save his life.

Coleman had been plunged into the biggest open-sea naval defeat in U.S. history.

He would survive, but at a cost. Over the next six decades, he would fight to keep the memory of that night submerged below the surface of his life. To talk about it would invited nightmares. The cries of dying shipmates never seemed to leave him.

Ernie Coleman's story is told in Jeff Spevak's new book. (Photo: Provided)

The mystery of what actually happened that night sat at the core of this remarkable man, whose story is told in a superbly written new book by former Democrat and Chronicle writer Jeff Spevak: 22 Minutes – The USS Vincennes and the tragedy of Savo Island: A Lifetime Survival Story.

The book shows how Ernie Coleman touched many lives, especially among friends and fellow sailboat racers on his beloved Lake Ontario, and how bodies of water touched him.

Coleman sailed the waters of Lake Ontario nearly all his life. As a boy, he frequently swam the entire two-mile width of Canandaigua Lake. On the Erie Canal one day in winter, he was ice-skating when he fell through the ice and had to escape the freezing darkness.

Ernie Coleman, doing what he loved. (Photo: Provided)

Spevak's book is actually an expansion of Chasing the Wind, a self-published profile of Coleman that he wrote at the request of Coleman's family. Spevak rushed to finish it in April 2012, so Coleman could know of its existence and even make a few bookstore signings before his death at 96 on Dec. 26, 2012.

That shorter work focuses primarily on the man known to his family and public — especially the prize-winning yachtsman and sailboat racer. The reader learns fascinating things about the sport of sailboat racing and what it takes to remain a champion into your 90th decade. Yes, Coleman achieved that remarkable status.

But the new book also expands the wartime story, with interviews and research, especially into the tragic story of the USS Vincennes and its place in history.

"That became my detective story," Spevak says, "And over time, I pieced together what had happened to Ernie that night off Savo Island."

In doing so, and in telling Coleman's story, the book examines the potent way such wartime tragedies live on for those who survive.

Jeff Spevak (Photo: Democrat and Chronicle staff)

İçinde 22 Minutes, Spevak quotes Coleman:

“I know why those kids come back from Afghanistan and shoot themselves,” he said sadly one morning, sitting on the shady patio at his home.

“You lay awake at night, reacting, reacting, reacting. Because it’s so real.”

His was a lifetime spent with one purpose in mind: to sail away, to exchange the nightmares for beautiful evenings sailing off the coast of Lake Ontario.

A man who had been caught up amid life’s largest moments, a child of the Great Depression, a graduate of the Greatest Generation. A carpenter, Ernie built things, and he rebuilt his life repeatedly, struggling through divorce and the deaths of two wives. With the marriages came one adopted child and seven step-kids. He adapted to change. Hayatta kalan biriydi.

When I first brought up the Battle of Savo Island, he waved his hands in front of him for a moment, as though pushing away the memory. It was not a story he shared, even though he lived in the shadow of that experience.

So Spevak turned to research — and to Coleman's family — and leads his readers through a brief history of the Guadalcanal battles and especially the massive losses at Savo Island.

It's odd, but perhaps understandable, that we hear more about our nation's victories, and less about this South Pacific battleground. The sinking of three U.S. cruisers and one Australian cruiser, and other craft, led the area to be renamed Iron Bottom Sound.

The attack on the USS Vincennes heavy cruiser came at 2:15 a.m., when Coleman was below deck. The ship took 85 shells in 22 minutes and was sinking. Coleman came to the deck and joined his fellow sailors engaged in futile firefighting. When the order came to abandon ship, Coleman refused a lifejacket (for fear of the flames on the surface from oil in the waves). He dove in and survived, while 332 of his shipmates didn't.

Spevak found a way into Coleman's long-repressed Vincennes story through the accounts of family members at a Thanksgiving dinner in 2008. You'll read more of the account in 22 Minutes.

“Please don’t ask me to talk about it again,” Coleman said [to his family] afterward. “It gives me nightmares.”

Keeping those nightmares at bay and living a life of fulfillment is the story Spevak writes of Ernie Coleman.

We read about Coleman's "steely resilience tempered over nine decades of life . Just when his journey was drifting to a stop in the water, Ernie seemed to catch sail-filling breezes. Perhaps it has some connection with what he’d learned on the lake and what [his stepdaughter] says is the best piece of advice that he’s shared with her.


Heart of Darkness: Unraveling the Mysteries of the Invisible Universe: Unraveling the Mysteries of the Invisible Universe

"Heart of Darkness" describes the incredible saga of humankind&aposs quest to unravel the deepest secrets of the universe. Over the past thirty years, scientists have learned that two little-understood components--dark matter and dark energy--comprise most of the known cosmos, explain the growth of all cosmic structure, and hold the key to the universe&aposs fate. The story of how "Heart of Darkness" describes the incredible saga of humankind's quest to unravel the deepest secrets of the universe. Over the past thirty years, scientists have learned that two little-understood components--dark matter and dark energy--comprise most of the known cosmos, explain the growth of all cosmic structure, and hold the key to the universe's fate. The story of how evidence for the so-called "Lambda-Cold Dark Matter" model of cosmology has been gathered by generations of scientists throughout the world is told here by one of the pioneers of the field, Jeremiah Ostriker, and his coauthor Simon Mitton.

From humankind's early attempts to comprehend Earth's place in the solar system, to astronomers' exploration of the Milky Way galaxy and the realm of the nebulae beyond, to the detection of the primordial fluctuations of energy from which all subsequent structure developed, this book explains the physics and the history of how the current model of our universe arose and has passed every test hurled at it by the skeptics. Throughout this rich story, an essential theme is emphasized: how three aspects of rational inquiry--the application of direct measurement and observation, the introduction of mathematical modeling, and the requirement that hypotheses should be testable and verifiable--guide scientific progress and underpin our modern cosmological paradigm.

This monumental puzzle is far from complete, however, as scientists confront the mysteries of the ultimate causes of cosmic structure formation and the real nature and origin of dark matter and dark energy. . daha fazla


Discovery About Naked Giant Carved Into English Hillside Arouses Scientists

Unraveling the mystery behind a very erect giant carved into a hillside has been hard, but a recent discovery is hopefully leading scientists closer to the naked truth.

The cartoonish ancient figure, known as the Cerne Abbas Giant, is sculpted into the chalk hillside above Cerne Abbas in Dorset, England. Basically, it’s big, it’s holding a club and it’s got a phenomenal phallus.

For centuries, people have speculated about the age and meaning of the giant hewn into the hillside.

“Many theories have surrounded the giant’s identity and origins, including ancient symbol of spirituality, likeness of the Greco-Roman hero Hercules, mockery of Oliver Cromwell and fertility aid,” the National Trust writes about the figure.

There’s even a theory that the figure was carved around the body of an actual giant who was slain by local townspeople.

In July 2020, the BBC reported that scientists had extracted soil samples from the giant to determine its age, but the results were delayed due to the coronavirus pandemic.

However, the scientists did find “microscopic snails in the sediment samples,” which “included species that were introduced into Britain in the medieval period,” meaning the giant was unlikely to be prehistoric.

Last week, the National Trust finally revealed that the giant was probably first created in the late Saxon period.

The team of archaeologists told The Washington Post that the carving was most likely made in A.D. 908.

“Every archaeologist I know, including me, had it wrong,” Michael Allen, an independent geoarchaeologist and leading expert on ancient mollusks who participated in the dig, told the Post.

Most experts thought the giant was way older or younger than it actually is, he said.

The giant may have been a medieval creation, but for some unknown reason, it “became grassed over and was forgotten,” National Trust senior archaeologist Martin Papworth said in the National Trust’s press release.

“But at some stage, in low sunlight, people saw that figure on the hill and decided to re-cut him again,” Papworth said.

And although Allen told the Post that nailing down the giant’s possible age is “exciting,” it also raises more questions.

“It turns out we don’t know everything,” Allen told the Post.

The National Trust says the recent discoveries place the giant’s origin “in a dramatic part of Cerne history.”

“Nearby Cerne Abbey was founded in 987 A.D. and some sources think the abbey was set up to convert the locals from the worship of an early Anglo Saxon god known as ‘Heil’ or ‘Helith,’” the press release states.

“The early part of our date range does invite the question, was the giant originally a depiction of that god?”

Scientists are unsure, but Alison Sheridan, a freelance archaeological consultant based in Edinburgh, told the New Scientist she has a theory.

“It would almost seem to be an act of resistance by local people to create this fantastically rude pagan image on the hillside,” Sheridan said, adding:


Unraveling the Mystery of the Brodhead Papers

Letter from the Dutch ambassador to England to the Admiralty of Zeeland, October 19, 1662.

The fire at the Ministry of Naval Affairs, January 8, 1844, credit: Rijksmuseum.

As public services and outreach archivist, Helene van Rossum’s responsibilities range from working the reference desk to writing for What Exit?, the Special Collections and University Archives New Jerseyana blog. But now she can add an additional line to her resume: rediscovering long-forgotten historical documents and helping to bring them home.

Van Rossum’s latest discovery in the archives came while sifting through the papers of John Romeyn Brodhead, who graduated from Rutgers College in 1831 and served as a trustee from 1853 until his death in 1873. Though trained as a lawyer, Brodhead is best remembered as the author of History of the State of New York (1853-1871), a seminal work in early American history for which he compiled a vast library of resources related to the colony of New Netherland.

In an inconspicuous folder among the Brodhead papers labeled simply “early Dutch documents,” van Rossum, who is a native speaker of Dutch, uncovered a curious collection of letters, badly charred at the edges and enclosed in an antiquated type of fibrous laminate. Because they were scrawled in an early 17th-century hand that she had not practiced reading since she was a student in Amsterdam, it was difficult for van Rossum to decipher exactly what the letters said. However, an element of one jumped immediately to her attention: the signature of famed Dutch admiral Michiel de Ruyter, who was recently memorialized on the silver screen in 2015’s Admiral.

But what exactly did the letters say? Whose were the other signatures? How did Brodhead acquire the papers, and—perhaps most intriguingly—how did they become so badly burned?

In her search for more information, van Rossum turned to the Dutch historian Jaap Jacobs, a specialist in 17th-century Dutch history at the University of St. Andrews in Scotland. While attending a conference of the New Netherland Institute at the New Brunswick Theological Seminary, Jacobs visited the archives at Rutgers to take a closer look.

“Jaap looked at the papers and was amazed,” said van Rossum. “He went through them and recognized the signatures immediately. Johan van Oldenbarnedveld, Johan and Cornelis de Witt, Maarten Tromp—this is major history. These are people that you learn about in elementary school in the Netherlands.”

In the subsequent weeks, Jacobs and van Rossum worked together to transcribe the contents of the letters. What emerged in the transcription was what Jacobs described as “a revealing glimpse into the day-to-day aspects of the navy and its operations during the Dutch Golden Age—a time when ships departed from the small, newly independent Dutch Republic and sailed all over the world.”

“Several of the letters in the Brodhead collection were communications between the Dutch Republic and its naval officers concerning such matters as blockades, supplies, rendezvous points, and officer appointments,” he explained. “And the names featured within are a veritable who’s who of Dutch naval officers, politicians, and noblemen.”

As for the burn marks, Jacobs determined that the documents were damaged in a fire at the Dutch Ministry of Naval Affairs during the winter of 1844, which erupted after a maid accidentally set the curtains aflame while lighting a candle. In a desperate effort to save them, papers were flung from the ministry’s windows into the snow on the street below—and many eventually found their way into the hands of collectors such as Brodhead, who at the time was visiting archives in Europe for his research on New York.

With the letters’ contents and provenance finally determined, van Rossum contacted Frans van Dijk, advisor for the Shared Cultural Heritage Program at the Dutch National Archives. Together, they devised a plan to add the letters from the Brodhead collection to the National Archives’ e-depot, where this fall they will be reunited virtually with the other documents that survived the fire at the ministry (though not without their own singe marks) nearly 175 years ago.

“This fits in well with our goal to digitize archival materials relating to Dutch history in other countries and make them available online,” said van Dijk. “Rutgers University is our third partner in the United States and, over the next few years, archival materials in Indonesia, India, Sri Lanka, South Africa, and Surinam will also be digitized.”

It is certainly remarkable that these documents, housed in two different institutions half a world apart, will soon be available on demand to students and scholars anywhere at any time. But what is ultimately most extraordinary to van Rossum is the sheer power they have to bring history to life.

“I see archivists as professional time travelers,” she said. “All these documents are like vehicles to the past—and I hope that historians will be able to find them and integrate them into their research.”


Greek Dark Ages & Great Upheavals

As per the ancient traditions, the descending Kali Yuga, which was referred to by Hesiod as the ‘Age of Heroes’, came to an end with the battle fought on the plains of Troy. The Yuga Cycle timeline indicates that the 300-year intervening period between the descending and ascending Kali Yuga extended from 976 BCE – 676 BCE and very interestingly, this overlaps with the 300-year period from 1100 BCE to 800 BCE which is referred to by historians as the Greek Dark Ages!

Historians regard the Greek Dark Ages as a period of transition from the Late Bronze Age to the Early Iron Age. Robert Drews writes that:

Within a period of forty to fifty years at the end of the thirteenth and the beginning of the twelfth century (c.1200 – 1100 BCE) almost every significant city in the eastern Mediterranean world was destroyed, many of them never to be occupied again. 27

Map of the Late Bronze Age collapse in the Eastern Mediterranean along with movements of people.

This sudden and violent disruption plunged the entire Near East, North Africa, Caucasus, Aegean, and Balkan regions into a Dark Age that lasted for three hundred years, and was characterised by great upheavals, famine, depopulation, and mass movements of people. Almost every city between Pylos and Gaza was violently destroyed, and many abandoned. The palace economies of Mycenae and Anatolia collapsed, and people lived in isolated, small settlements.

In Egypt, the period from 1070 BCE – 664 BCE is known as the ‘Third Intermediate Period’ during which time Egypt was overrun by foreign rulers. There was political and social disintegration and chaos, accompanied by a series of crippling droughts. In India, the Indus Valley civilisation finally ended around 1000 BCE, and after a gap of nearly 400 years we see the emergence of the 16 Great Kingdoms (Mahajanapadas) in the Gangetic Plains at around 600 BCE. Catastrophe also struck the Olmec civilisation of Mesoamerica at this time. A wholesale destruction of many San Lorenzo monuments occurred in c.950 BCE and the site was abandoned in c.900 BCE. Scholars believe drastic environmental changes may have been responsible for this shift in Olmec centres, with certain important rivers changing course.

When the ascending Kali Yuga began in 676 BCE, much of the knowledge, traditions, and skills from the descending Kali Yuga were forgotten. Possibly in response to this grave social crisis, a number of philosophers and prophets appeared at this time, trying to re-discover the lost wisdom, and spread it amongst the ignorant masses. Among them were Buddha (623 BCE), Thales (624 BCE), Pythagoras (570 BCE), Confucius (551 BCE), Zoroaster (600 BCE), and Mahavir Jain (599 BCE). But much sacred knowledge was irretrievably lost. For instance, the original Vedas were comprised of 1,180 sakhas (i.e. branches), of which only 7 or 8 sakhas (less than 1%) are remembered now. Various errors, omissions, and interpolations also crept into the ancient texts as they were being revised and written down. The mistakes in the Yuga Cycle doctrine were some of them.

The Yuga Cycle timelines proposed here accurately mirrors the worldwide environmental catastrophes that accompany transitional periods between Yugas. Every 2,700 years our planet is impacted by a series of cataclysmic events for a period of a few hundred years, which brings about a total or near total collapse of civilisations across the world. In every case, however, civilisation restarts immediately after the period of destruction. The four key transitional periods, since the end of the Golden Age, are summarised in the above table.

It is evident that the Yuga Cycle used to be tracked using the Saptarshi Calendar. It was of 12,000 years duration, comprised of four Yugas of equal duration of 2,700 years each, separated by transitional periods of 300 years. The complete Yuga Cycle of 24,000 years was comprised of an ascending and descending Yuga cycle, which followed each other for eternity like the cycles of day and night. For the past 2,700 years we have been passing through the ascending Kali Yuga, and this Yuga is coming to an end in 2025.

The Transitional Periods between Yugas

In accordance with convention, the 300-year transitional period following 2025 can be broken into two periods of 150 years each. The first 150-year period – the ‘Twilight of Kali’ – is when the Kali Yuga structures may collapse due to a combination of wars, environmental catastrophes, and cosmic changes, while the second 150-year period – the ‘Dawn of Dwapara’ – is the time when the spiritually evolved systems and philosophies of the Dwapara Yuga may begin to emerge. It is likely, though, that the twin processes of collapse and emergence will progress simultaneously throughout the entire 300-year transitional period, albeit at different intensities.

The current upswing in tectonic activities and extreme weather phenomena on one hand, and the initial signs of the awakening of a higher consciousness amongst humanity on the other, may be indicative of the fact that the effects of the transitional period are already underway. We need to be aware of these greater cycles of time that govern human civilisation, and the changes that are looming in the horizon.


Videoyu izle: Cody Johnson - Whoevers In New England Reba McEntire Cover (Ocak 2022).